05 Aralık 2009 Cumartesi

Müdür Böyle İstedi #2


Diyarbakırspor'un üzerinden estirilen ırkçı rüzgardan başlamalı. Beşiktaş tribünleri son dönemde sıradanlaşma belirtileri gösterse de, ülke ortalamasının üzerinde olduğunu, farklı yapısını yine ortaya koydu. Maç sonuna doğru zaman geçirme denen "profesyonelliğin" bokunu çıkaran Diyarbakırsporlu oyuncuların tahrik edici tutumlarına rağmen, bırakın ayrımcı slogan atmayı, Diyarbakırspor karşıtı tezahürat bile yapmadı. Maç öncesindeki olumlu tabloya, bana doğru bir adım atana ben on adım atarım mottosuyla yaklaşıp kapalıyla siyah-beyaz çekerek ve 90 dakika sonunda "Beşiktaş, Beşiktaş" diye bağırarak katkı yapan Diyarbakırsporlu taraftarları da kutlamak gerek. Diyarbakırspor hazzetmediğim bir kulüp olsa da, taraftarlarını bundan ayrı tutuyorum. 80 küsur yıldır yok sayılmışlık ve ezilmişlikle yoğrulan bir kimliği temsil ediyorlar. Dünkü kardeşlik havasına bu nedenle çok sevindim, Beşiktaşlı olmakla bir kez daha gurur duydum.

Maç hakkında söylenecek ne var ki... Mustafa Denizli'nin, rakibini ciddiye almadığı, rahat yenerim havasında olduğu çok açık. Yusuf ve Nobre isimlerinin ilk on birde yer almalarına başka yorum getiremiyorum. Bunlara formsuzluğu tavan yapan Nihat'ı da katabilirim. Nihat gibi Beşiktaş'la özdeşleşmiş bir futbolcunun üzerine bu kadar gitmek yanlış. Onu kenarda oturtmak şu süreçte herkesin yararına.


Beşiktaş İnönü'deki en baskın oyununu oynadı demek doğru olabilir ama yanıltıcı. Diyarbakırspor'un hali ortada. Forvetleri dışında vasatı aşabilen oyuncuları yok. Ferrari-Sivok-Fink-Ernst dörtlüsünün idman havasındaki savunmaları da bunun göstergesi. Fink çıkana kadar Diyarbakır çok mahkum kaldı. Fink'in üzerinde durmak gerek; çift yönlü oyunun kralıydı dün. Ernst'in klasikleşen performanslarına yakınsadı. Yusuf'un hücumda yapamadıklarını becerdi; aralara sızdı, kritik paslar attı...

Bireyleri çok konuşuyoruz, yeriyoruz ama takımın asıl sorunu organizasyonda. İki dış bekinin de formda olduğu Beşiktaş, bu bölgelerden ekmek yiyemiyor mesela. Hücumlarda ne İbrahim Kaş'ın ne de İsmail'in kademesine giren yok. Yalnız kalıyorlar, ya zorlama ortalara yöneliyorlar ya da adam eksiltmeye çalışıyorlar. Dün ileri üçlünün kenarlarında sözde oynayan Nihat ve Tello'nun yer değiştirmeleri filan ne amaçla yapıldı, anlamak mümkün değil. Beklerine savunma ve hücumda destek vermezler, sürekli içlere kaçarlar; heba edilen kornerler ve serbest vuruşlar var bir de. Rakip teknik direktörler için Beşiktaş'a karşı taktik üretmek gereksiz. Mustafa Denizli'nin taktiğini uygulayıp topu rakibe bıraksınlar, topun arkasına geçsinler, alanı daraltsınlar yeter.

Nobre ısrarına değinerek maçtan sonraki şiddetli baş ağrılarımı hatırlamak istemiyorum. Baskılı oyunda bile yokları oynayan, sadece Ernst'in önüne indirdiği bir kafa topu olan Nobre'nin yediği küfür sayısı aldığı paranın miktarı kadardı neredeyse. Hele form tutan Bobo'nun 75 dakika kenarda bekletilmesi, Fink'le değiştirilmesi... O dakikadan sonra orta saha Ernst'e kaldı, Diyarbakır maden buldu. Zaten pek bir şuur bulunmayan Beşiktaş hücumları ise şuursuzluğun dibine vurdu. Bobo, Ekrem'in ıskalamasıyla önüne düşen topu kaleciyle beraber kaleye soksaydı da aynı şeyler söylenecekti tabii. Müdürün bir oyun düzeni, düşünülmüş organizasyonlar kurgulamasını filan istemiyorum; doğru dürüst tercihler yapsın yeter. Şimdilik sadece bu bile bizi memnun edebilir.

Gün geçtikçe görülen bir şey daha var ki, insanı dehşete düşürüyor: Tabata tam bir fiyasko. Parasını pulunu geçtim, kesinlikle Beşiktaş ayarında bir topçu değil. Sütçü beygiri dediğim Delgado'nun yanına bile yaklaşamaz. Kadro atıl adamlarla doldu. Nasıl temizlenecek, düzene sokulacak, efektif hale getirilecek; bir şeyler söylemek, akıl yürütmek çok zor. Görünen o ki kongre de çare olmayacak. Hayırlısı...

04 Aralık 2009 Cuma

UEFA Team of the Year 2009: Benim Seçimim


UEFA her sene olduğu gibi, bu sene de yılın en iyi takımını bizlerin oylarıyla belirliyor. Benim takımımı görmek için resme tıklamanız yeterli. Ronaldo'ya o kadar gıcığım ki Jesus Navas'ı aldım kadroya. Gerçi Jesuscuğuma ayıp etmeyelim, gayet iyi bir sezon geçirdi.

Siz de şu linkten oylamaya katılıp, kendi takımınızı seçebilirsiniz.

30 Kasım 2009 Pazartesi

Ahmet Uluçay'ı Kaybettik


Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak... Ahmet Uluçay ardında maalesef sadece bu filmi bırakabildi. Şaklabanlık yaparak gişede voliyi vuran zeka düşmanı "yönetmen"lerin, yapımcıların, oyuncuların dünyasına -klişe tabirdir ama- fazla geldi.

Film yapabilmek için yıllarca çakal yapımcıların peşinde koşmuştu. Birkaç kısa filminin referansıyla bazısının aklına da girmişti, fakat sürekli kandırılıp oyalanmıştı. Ta ki Ezel Akay destek çıkana dek... Gerçi o desteği de biliyoruz. Ezel Akay festival ödüllerini toplarken, Uluçay günlerini hasta bir vaziyette cebinde yemek parası bile olmadan geçiriyordu. Neyse...

Ahmet Uluçay, tedavi gördüğü Çapa Tıp Fakültesi Nöroşirürji Bölümü'nde vefat etmiş. Yola beraber çıktığı köyden arkadaşı delilik sınırlarına erken yaşlarda girmişti; kendisi ise hayat sınırlarından erken ayrıldı. Allah rahmet eylesin...

Müdür Böyle İstedi


Bir yanda Barça-Real maçı, bir yanda son bir haftada bayram üstüne bayram yaşatan Beşiktaş... Gerçi hepsi hezimet olsa ne fark ederdi, yine gözümüz kulağımız Beşiktaş'ta olacaktı. Mustafa Denizli klasik taktiğiyle Sivas'ı beklerken, aralarda dakika ve skor aldık, o kadar.

Beşiktaş bildiğimiz gibi... 1 seneyi aşan Denizli pratiği stabil bir oyun düzeni getirmiş değil. Hep aynı pragmatizm. Amerika'yı yeniden keşfetmesi de cabası. Savunmada Sivok-Ferrari, ortada Fink-Ernst ve ileri üçlünün merkezinde Bobo'nun olması gerektiği defalarca yazıldı, çizildi. Beşiktaş'ın omurgası bunlardır dendi... Bu beşli bozulmadığı müddetçe Beşiktaş belli bir seviyenin altına düşmez. Çok açık. Denizli işin farkına varmış nihayet. Takımın güçlü olan defansif yanına yaslanarak da kara günleri atlatmaya çalışıyor. Geçen yıl şampiyonluğu getiren, geçici olması gereken bu taktikten ötesine geçemiyor Denizli. Sorun burada. Yaratıcılığı yok ve dolayısıyla oyun karakteri Beşiktaş'a yakışmıyor. 50-60 maçın sonunda Beşiktaş hala "oynayan" taraf değil. Beşiktaş bu yılı da şampiyon bitirse bile futbol anlamında kazancı olmayacak. Bir mirastan söz edemeyeceğiz kısacası.

Bobo dün attığı, biri yardımcı hakemin hatasına kurban giden iki santrfor işi golle bölgesinin ilk tercihi olması gerektiğini bir kez daha kanıtladı. Oyun zekası, bitiricilik, yer tutuş olarak kadrodaki muadillerinin fersah fersah ötesinde. Mental yönden eksiği var, ancak yönetim ve teknik heyetin idari hatalarının buna katkısını da yadsımamak gerek... Sakatlığı farkın açılmasına engel oldu. Nobre -ki artık söyleyecek söz bulamıyorum- sahadayken Beşiktaş'ın o mevkiden gol bulması mucize olur. Çok basit bir örnek: Son dakikadaki 4'e 1 gelişen atakta penaltı noktasına doğru açılıp boşa kaçacağına Tello'nun kıçına yapışarak pozisyonu heba eden kendisidir. Batuhan'ın en rezil haline razıyım; bu çocuk Nobre'nin yaptığı neyi yapamaz mesela?


Aslında sezonun en iyi maçını oynadı Beşiktaş. İlk yarıda Sivas'a bıraktığı yalancı top hakimiyetinden gol bulacağı Sivas'ın yediği gol hanesindeki 23 sayısından belliydi. Sağdan yüklenmeye çalışan takımda İbrahim Kaş'ın hücum kademesine bir türlü yardım gelmeyince, atak girişimleri başarısız kaldı; Kaş en sonunda muhteşem bir asist yaptı da çabalarının sonucunu aldı. Hücuma çıkarken Sivok'un rakibin ayağına attığı pas ve 2. yarıda Üzülmez'in zamanlama hatası ile Sivas'ın bulduğu iki pozisyon var. Onun dışında set savunmasında Beşiktaş zorlanmadı bile. 45-75 arasında top hakimiyeti de Beşiktaş'taydı, ama Nobre gibi oyunbozan bir merkez forvetle yapıcı işler becermek mümkün değil. O baskının gol getirmemesi son 10-15 dakikayı sıkıntılı kıldı maalesef. Kontralardan gol çıkmaması da şanssızlıktı.

Puan farkı 12'den 1'e indi. Beşiktaş devre arasına lider bile girebilir. Dün, geçen senenin yokları için "abiniz geri döndü", "rüya takım, total futbol" şeklinde sayıklayanlar bugün Beşiktaş'ı ve Denizli'yi yere göğe koyamıyorlar. İtibar etmemek gerek tabii ki. Yalnız, Denizli ligin sonunda yine kıskıs gülebilir, öyle bir intiba bıraktı bende. Bir şekilde aradan sıyrılmayı başarıyor. Ligin kalitesi de buna müsait. Oynanan futbol memnun etmese de, Mustafa hocanın bir konuda hakkını vermek gerek: Kritik dönemeçlerde takımın moral ve motivasyonunu yüksek tutmasını biliyor, ihtiyacı olan liderliği gösterebiliyor. Kötü ligde fark yaratmak bu kadar basit işte. Kazanmak ve futbol ulemasının kalkan mabadını indirmek güzel, gerisi ise tatsız tuzsuz...

29 Kasım 2009 Pazar

Haha Madrid!


Real Madrid'liler üzülmesinler. Harcadıkları 270 milyon euro boşa gitmedi. En azından artık fark yemiyorlar. Gerçi ben üzülmesinler diyorum da üzülmüştür yine onlar. Alemde ağlamaya başlarlar. Hakemden girerler, Barcelonalı oyuncular kendilerini yere atıyorlar derler. E hacılar, Albiol'un, Diarra'nın, Ramos'un ve insan kasabı Pepe'nin müdahaleleri karşısında ayakta kalmayı başarabilen bir yaşam formu bulursak, kayıp ada Atlantis'i de buluruz. Şüpheniz olmasın.

Kralı sevmem, kralın takımını hiç sevmem, nefret ederim. Ama kraldan çok kralcı olanlar daha da midemi bulandırır. Neyse, ben yine de Real Madrid ve Pellegrini'nin hakkının teslim edilmesi gerektiği kanısındayım. Muhteşem oynadılar. Barcelona topla oynarken savunmayı önde kurma riskini almaktan çekinmediler ve çok iyi alan daralttılar. Ve atağa çıkarken de tam aksine sahayı geniş kullanmaya çalıştılar, aynı zamanda kaptıkları toplarda saha geçişlerini muhteşem bir hızda gerçekleştirdiler. Puyol bugün inanılmaz bir oyun oynamasaydı şu an Madrid galibiyetinden de söz ediyor olabilirdik. Marca ve As yarın itibariyle Pellegrini'nin kellesini isteyecektir ama bana göre Madrid, geçtiğimiz sezon tavşan olmalarının da verdiği hırsla harika oynadı. Bundan daha iyisini bir 10 sene dahi oynayabileceklerini düşünmüyorum, bırakın bu seneyi.

Ama Barcelona'yı yenmek için topu aldığınız "nadir" zamanları kontralarla iyi değerlendirmeniz yetmiyor. Topu almalısınız önce. Bu da mümkün değil açıkçası. Olur da Xavi ve İniesta gibi bir adam yetiştirirseniz altyapıdan -gerçi siz yetiştirmeyip para basmayı tercih ediyordunuz değil mi pardon- o zaman bir ihtimaliniz olur. Busquets atıldıktan sonra dahi top en az bir 7 dakika daha Barça'nın kontrolünda kalmaya devam etti. Ancak 70'den sonra Madrid kendini hissettirebildi.

Pep ne düşündü bilmiyorum. İbra'nın ikinci yarı gireceği Allah'ın emri olduğundan maça direkt başlamamasına çok kızmadım açıkçası. Ne de olsa sakatlık ertesi. Ama Busquets - Keita - Xavi orta üçlüsü akıllıca görünmüyordu. Sonra maçı izlerken anladık ki orta saha 3'lü bile kalmadı. Çakma bir 4 - 4 -2 oynadı adeta Barcelona. Ee, felsefe falan diyorduk Pep noldu ona? Bugün Barcelona Real'in alan daraltmaları karşısında o "normal" futbolunu oynamadıysa bunun sorumlusu Busquets ve Keita'lı orta sahadır bana göre. Yaya oyuna girdikten sonra gayet oynayabilir göründü benim gözümde. 90 dakikayı da kaldırabilirdi. İkinci yarının başında ben Busquets'in kenara alınıp İbra'nın oyuna sokulmasını, böylelikle Henry'nin sola, İniesta'nın da ait olduğu orta üçlüye geçmesini beklerdim. Pep hacı onu da yapmadı. Bu da sarısı olan Busquets'in acemiliği ile az daha pahalıya patlıyordu bize.

Ronaldo'nun kenara alınması sakatlığından mıdır bilemem. Maganda magandadır, her an tehlike yaratabilir. Eğer taktik gereği dışarı alındıysa, ki bu akıl işi gibi durmuyor, Pellegrini büyük bir hata yaptı demektir. Herkes Kaka'nın muhteşem oynadığından bahsediyor da ben onu evrensel Kaka romantizmine bağlıyorum. Her zamanki gibiydi işte, ne eksik ne fazla.

Zlatan'ın boru döşer gibi soktuğu gol, Messi'nin aşağı yukarı tüm Real 11'i ile taşak geçer gibi oynaması, Puyol'un ilahi mücadelesi... Önce Liverpool, sonra Beşiktaş ve Barça derken muhteşem bir gece oldu benim için. Perez kendisine ara transfer kredisi verebilecek Katalan bankalarını listelemeye koyulmuştur şimdiden. Bir 150 daha harcarsanız belki beraberliği kotarabilirsiniz. Kısfmet.

Öncelikle, Visca Barça! Sonralıkla, Uno... Dos... Tres... Haha Madrid!

26 Kasım 2009 Perşembe

Who the Fuck Are Man United? - Episode 2


Bu başlığı ikinci defa kullanıyorum. Bir öncekini, geçtiğimiz sezonun Şampiyonlar Ligi Finalinden sonra atmıştım. O maçtan önce de herkes Manchester United'ı Barcelona karşısında favori gösteriyordu. Daha ileri gidip United'ın Barça'yı dağıtacağını söyleyenler dahi olmuştu buralarda. Tıpkı bu maçtan önce olduğu gibi.

Barça'yı dağıtmaktan söz edince karşı çıkacak adamlar bulunur elbet, ancak Beşiktaş'ı dağıtırlar denildiğinde kimse itiraz etmiyor. Wishful thinking mi demiştik? Maçtan önce de bu hava hakimdi. Manchester United'ın yedekleriyle çıkmasının bir önemi yoktu, nasıl olsa karşılarındaki takım Beşiktaş idi.

Aslında doğru, United'ın yedekleriyle çıkmasının bir önemi yok. Ve esasen bugün Türkiye liginden çıkaracağımız bir karmayı, bugünkü United'ın karşısına çıkarsak, mutlak favori yine Manchester olacaktır. Bir sistemin takımı onlar, sezonluk gelgitlerin, inişlerin/çıkışların değil. Bugün de mutlak favori onlardı. United dağıtır sözündeki mantıksızlık yedeklerle çıkıyor olmalarından kaynaklanmıyor, Beşiktaş'ın takım savunmasındaki başarısını küçümsemekten kaynaklanıyor.

Beşiktaş, Türkiye standartlarının üstünde bir takım savunmasına sahip. Bu akşamdan sonra rahatlıkla söyleyebilirim bunu. Ferrari'nin yaptıkları ortada, her performansından sonra Mehmet Demirkol'a selam çakıyor. Onun dışında, sene başından beri boğaz patlattığımız Ernst - Fink birlikteliği de Mustafa Denizli tarafından birkaç maçtır baltalanmayınca, Beşiktaş Avrupa standartlarına "yakın" düzeyde alan daraltabilen, oyuncu marke edebilen, oyunu paslarla soğutabilen bir takım kimliğine büründü. Yakın dedik, tırnak içine aldık yine. Avupa standardını yakalamak kolay değil neticede.

Hücum ise son derece amatör. Fazlasıyla amatör hem de. Tello çok basit pas hataları yapıyor. Fink ve Ernst'in hücum yönleri çok kısıtlı. Ekrem iyi niyetli, ama ne yapacağını bilmiyor. Fazla panik bir hali var. Bobo'nun dilinden anlayabilen tek oyuncu İsmail Köybaşı, onun da öğrenecek çok şeyi var. Ama özgüvenine büyük saygı duyuyorum. Bugün birkaç defa, özellikle ikinci yarı, topla birlikte, dikine giderek, rakip oyuncuların arasına daldı. Bazı Beşiktaşlıları çileden çıkarmış olabilir bu hareketler, ama beni fazlasıyla memnun etti. Takımda sahayı dikine kullanabilen tek oyuncumuz malumunuz Holosko ve o da uzun süredir sakat. İsmail'in ligde, Denizli oynatırsa, bu tutumunu sıklıkla sürdürmesi lazım. Yine de Fenerbahçe ve United maçlarında sezon başından beri gördüğümüz bu amatörlük, oyunun belirli bölümlerinde ortadan kaybolur gibi oldu. Fink'in pozisyonu buna örnektir. Atsa çok daha rahat olurdu ikinci yarı.

Gole kadar çok iyi oynadık. Golden sonra manasız bir şekilde skoru koruma geyiğine kapıldık. Gole kadar Ernst ve Fink rakibi orta saha çizgisinde karşılarlarken, golden sonra ceza yayı önünde karşılamaya başladılar. Bu sırada United verkaçlar ile hırpaladı kaleyi. Obertan, İbrahim'i bir hayli zorladı o dakikalarda. İbo kendini birkaç defa akıllıca Obertan'ın önüne atarak foul kazandırdı takımına. Önüne atladığı adam Obertan değil de Giggs olsa çalmazlardı ama, bunu da belirtelim.

İkinci yarının ilk 15 dakikasında Denizli uyarmış olacak ki Ernst ve Fink rakibi yine orta saha çizgisinde karşıladılar. Hatta Fink bir müddet, bir hayli yakın oynadı Anderson'a. Anderson'un bugün rezilleri oynadığını da belirtmek gerek. Sonrası malum, Toraman'ın sakatlığı sonrası Erhan Güven'in oyuna girmesi ile sağ kanadımız koridor haline geldi. Ferguson'un Evra hamlesi de bu nedenle gerçekleşti zaten. Rafael bugünkü United takımının Anderson ile birlikte en kötü oyuncusuydu. Fink'in 70. dakikadan sonra oyundan düşmesi orta sahanın tamamıyla United'ın eline geçmesine sebep olunca zaten maçın son anlarını stres altında geçirdik. Neyse ki Rüştü son dakikalarda, en son 2002'de gördüğümüz performansından iki dem sundu bizlere ve zafer bizim oldu.

Çok büyük bir galibiyet değil, ancak küçümsenecek bir galibiyet de değil. Brown, Vidic, Park, Anderson, Gary Neville gibi isimlerin sahada olduğu bir maçtı. Obertan'ın ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu gözlerimizle gördük. Sonuçta son iki sezonun Şampiyonlar Ligi finalisti -ki bir önceki sezonun şampiyonu- bir takımla oynuyoruz. 20 seneyi aşkın Alex Ferguson tecrübesi ve sistemine karşı oyunun belirli bölümlerinde bir Premier League ekibi gibi mücadele ettik. İyi alan daralttık ve pas dağıtımını çok akıllı gerçekleştirdik. Avrupa'daki imajımız açısından da önemli bir galibiyet aldık. Oyuncuların özgüveni artmıştır umarım.

Serde Liverpool sevgisi de var tabii. Bu galibiyetin benim için ikincil önemi de oradan geliyor. O zaman Liam Gallagher'ın ağzından tekrarlayalım, bugünün özetini:

"A really fuckin' massive big fuck off boo for Man United!"

25 Kasım 2009 Çarşamba

Kafile Yola Çıktı


Manchester United–Beşiktaş karşılaşması için Beşiktaş kafilesinde yolculuk edenlerin arasında kimler yok kimler…

Dolmabahçe’de Beşiktaş taraftarına biber gazı sıkıp, panzerlerle saldıran;

Yakaladığı her Beşiktaşlı kardeşimize her fırsatta şiddet uygulamaktan imtina etmeyen,

Denizli maçında tribüne yapılan saldırıyı ve faillerini seyretmekle yetinen;

Büyük Beşiktaş Taraftarı’nı potansiyel suçlu gibi gören zihniyetin uygulayıcıları olarak herkese kimlik sormayı kendine asli görev biçen;

Gerçek suçlular her gün gazetelerde ve ekranlarda boy gösterip şiddetten beslenerek ağızlarında binbir türlü hakaret ve küfürle konuşur ve işgal ettiği koltuklarında otururken, bugün yarattıkları mazerete sığınarak tribündeki insanlarımıza cezai yaptırımlarda bulunulmasını isteyenlerin işbirlikçileri olarak;

Emniyet teşkilatının üst düzey yöneticilerinin ve idari amirlerinin ödüllendirilmiş olduğunu görüyoruz.

Yaşar Güngör Şahin: üst düzey emniyet görevlisi, divan üyesi.
Celalettin Martin: Beşiktaş'tan sorumlu üst düzey emniyet görevlisi.
Olcay Balaban: üst düzey emniyet görevlisi.
Fahri İnceçelikli: üst düzey emniyet görevlisi.
Mustafa Nacar: üst düzey emniyet görevlisi.
Ali Bakoğlu: İstanbul vali yardımcısı.

"Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!"

İmza: Beşiktaş taraftarı

İstanbul Emniyeti Manchester'da Ne Arıyor?


Beşiktaş tribünleri baskıyla sindirilmeye çalışılırken, yönetimin en büyük dayanağı elbette devletin güvenlik güçleri. Yıldırım Demirören ülkenin büyükbaş sermaye gruplarından birinin varisi olarak zaten muazzam bir güce sahip; bu güçten doğan ilişkilerini de en iyi şekilde kullanıyor Beşiktaş'ı inim inim inletirken. Taraftar kendi stadında polisten dayak yiyor, kiralık köpeklerin saldırısına uğruyor, güvenlikçi terörüne maruz kalıyor, pankart asamıyor, bağıramıyor...

Üç maymunluktan fahişeliğe terfi eden medya kaşarlarından, taraftarın durumunu yansıtmaları gibi bir beklentimiz yok tabii. Yaşanan bu süreçteki ahlaksızca söylemleri, yazıları, tutumları karşısında sadece acı acı gülebiliyoruz. Yazmıyorlar mesela Manchester'a giden Beşiktaş kafilesindeki 5 üst düzey emniyet mensubunu ve 1 vali yardımcısını, ortalık böylesine karışıkken kolluk kuvvetinden birilerinin ödüllendirilir gibi Beşiktaş hesabından yolculuk yapmasını... Herkesin bildiğini burada tekrarlamaya lüzum yok, anlaşılmıştır mevzu.

Taraftarın çevresini kameralarla ören, 150'ye yakın ismi tribünden silen, tribünleri faşist bir anlayışla gütmek isteyen özneler bugün Beşiktaş özelinde zuhur ediyor. Ancak yarın bundan diğer kulüplerin taraftarları da muzdarip olacaklar. Bunun farkına varılmazsa, Türkiye'de taraftar ve tribün kültürü kalmayacak. Operasyon büyük, ortaklar belli. "Biz"ler ortaklaşabilecek miyiz, sorun orada.

22 Kasım 2009 Pazar

Ruhunuzu Seveyim Utanmaz Adamlar


Yorumsuz:

''Taraftarlarımız bu ucuz işleri bıraksınlar. Olmaması gerekiyor. Başkanımız herşeyini veriyor. O yüzden sahip çıkalım. Çocuğu hasta olduğu için gelemedi. Ama başkanın ruhu buradaydı. Onun sayesinde oldu. Taraftarlarımız akıllarını başlarına alsınlar. Bu takım geçen sezon 2 kupayı aldı. Bunu unutmasınlar.''

Şeref Yalçın

Koyduk Mu!


Maçtan önce sisli havanın akıllarda güzel bir derbi hikayesi bırakmasını umuyordum. Gerçeküstü atmosfer, Emir Kusturitsa'nın Jivot Ye Çudo'sundaki (Life Is A Miracle), yoğun sis altında oynanan komedi öğeleriyle örülü maçı hatırlatıyordu. Pozitif düşünce gurularına hak verdim; İnönü'deki travmaları unutup, galibiyete odaklanınca... İçimden geçen 3'ü, "maç nolur hacı" diye soran herkese Ege ile ağız birliği ederek söyledim; elbette hiçbir maddi dayanağı yoktu. İlk 15 dakikayı serbest vuruşlar, kornerler ve Toraman'ın isabetsiz ortalarıyla geçirdikten sonra maddi dayanak da oluşmuştu. Lakin o dakikadan sonra Fenerbahçe dengeyi kurdu, Alex'in ikinci forvet olarak Beşiktaş savunmasının arasına girerek Fink'i geriye çekmesiyle de oyunda üstünlüğü sağladı. Emre ve Baroni'ye karşı yürüyerek oynayan Yusuf ve insanüstü mücadelesini inatla sürdüren Saçsız Kral yeterli olmazdı tabii. Fırat Aydınus, tekrarını henüz izlemediğim Gökhan Gönül'ün pozisyonunda penaltıyı çalsaydı (tam önümüzde oldu, penaltıydı bence), önceki senelere benzer bir tablo çıkabilirdi. Özellikle ilk yarıda takdir haklarını Beşiktaş'tan yana kullandı hakem. 2-0'ın ardından da normale döndü.

Alex'in gölgeliği görevini yapan Fink, birçok pozisyonda Ferrari ve Sivok'un üzerine çıkınca, savunma açıklar verdi. Gerçi iki takım da gol atacak gibi görünmüyordu. Fink'in şahane golü beraberlik kokan maçın gidişatını değiştirdi tabii. İbrahim Üzülmez'in içine kaçan Malouda böyle istedi. Ceza sahasına yerden kavisli ve sert paslar atmasını başka türlü açıklayamıyorum. Birkaç dakika sonra Bobo'nun tam santrfor işi golüyle de sonuç belli oldu. Bobo sadece attığı golle anılmamalı, takımı hücuma çıkarırken üstlendiği rolde çok iyiydi. 90 dakikayı tamamlama fırsatı verilseydi, ofsayttan kaçmayı beceremeyen Nobre'nin yapamadığını yapıp skoru artırabilirdi. Sonuç olarak, Denizli, şansının bir kez daha devreye girmesiyle bu virajı sorunsuz atlattı. Skora bakarak Fink-Alex eşleşmesini başarılı bulacaktır birçokları, fakat bu, Beşiktaş'ın hezimetine de yol açabilirdi. Fink mi iyi kilitledi, Alex mi kötüydü... İkisi de geçerli, ancak belirleyici olan Alex'in gününde olmamasıydı.

İki kupalı başkanın sayesinde, kendi stadımızda emniyetin Beşiktaş taraftarını ezdiğini görmek acı vericiydi. Devre arasında deplasman tribününün üst tarafından eski açığa atılan torpiller ve daha bir sürü maddeye tepki gösteren Beşiktaşlılar polisten cop üstüne cop yerken, polis öbür taraftaki 10 tane orospu çocuğuna hiçbir müdahalede bulunmadı. 5-6 Beşiktaşlı gözaltına alındı, asıl suçlular ise yanlarına verilen sivil polislerle korumaya alındılar. Sürekli çevremizde, yanımızda bitiveren polis kameralarını da ekleyeyim.

Tivitırda maymunluk yapmakta mahir olan, ancak sahada aynı cevvalliği hakeme küfretmekle gösterebilen Colin Kazım'ı Türkçe argosundan bir deyimle selamlıyorum:

Yiyemeyeceğin y....ın altına yatmayacaksın koçum.

(Başlık, günün anlam ve önemine istinaden yapılan tezahürattan mülhemdir.)