14 Aralık 2013 Cumartesi

Panionios Hikayesi

“Fikstüre endeksli hayatlar” pankartındaki gibi kendimizi Beşiktaş takvimine uydurduk. Eurocup kuralarından evvel Yunanistan, Sırbistan, Rusya veya Doğu Avrupa’da bir yere deplasmana gitme planımız vardı, kuralar çekildikten sonra Panionios’u ve Atina’yı daha çekici bulup seçimi yaptık. Başta 6 kişiyken sınav durumları, vize çıkmaması gibi aksilikler nedeniyle 3 arkadaş yola koyulduk. Tabii tribünden arkadaşlarımız tanıdıklarımızla filan sayı 20’yi geçti.


Öncelikle Atina’nın gezmeye görülmeye değer bir yer olduğunu söylemek lazım. Toplu taşıma ile her noktaya kolayca ulaşılabiliyor. Krizde boşalan cepler nedeniyle insanların % 90’ı (oranı gördüklerime dayanarak kıçımdan salladım tabii) otobüs, metroya, tramvaya biletsiz biniyor. Betonu bol ama İstanbul gibi hunharca talan edilmemiş düzenli şehrin insanı yürümeye iten çekiciliğini bir yana bırakıyorum, Monastiraki meydanında “salepi” (sonundaki i harfini çıkarmadan da anlayabileceğiniz yüzlerce Yunanca kelimeden biri) satan dayının, Türkçe konuştuğunuzu duyup “ne dedin anlamadım” şeklinde muzipçe laf atmasına tanık olabileceğiniz bir yer burası. Yemeklerin benzerliği meşhur zaten, sıfır İngilizce ile “bifteki”den “kadayifi”ye kadar geniş bir menü ile karın doyurmak mümkün. Portakal ağaçlarıyla renklenen sokaklarında dolaşmanın tadı ise portakalın ekşi ve acımsı tadıyla örtüşmüyor.

Yunan kokoreçini ararken epey yol teptik ama şehir merkezi turistik bölge olduğu için o tarafta bulunmadığını tecrübe ettik. Bir akşam hostelin karşı sokağından aldığımız kokuyu kokoreç mi lan acaba diye takip ettik, fakat koku bizi Kosta dayının her yanı AEK ile dolu 15-20 metrekarelik souvlaki-gyros dükkanına götürdü. Burdan görüp de yolu düşen olursa (teytey) uğrasın. Ayaküstü ucuz lezzet deryası. Tribün Dergi’de sözleşip buluştuğumuz, Atina'da yaşayan Karşıyakalı Yetkin sağ olsun, sayesinde Syntagma'ya çıkan Nişantaşı benzeri ana cadde üzerindeki orta halli bir restoranda ayıptır söylemesi tıka basa yiyip gayet cüzi bir hesap ödedik ki şehrin genelinde fiyatlar çok uygundu. İsmini hatırlamadığım bu restoranda çalışan İstanbul göçmeni Fenerbahçeli abi Paoklu çıktı ve tabii "bizim fanatikler sizinle dost" dedi. Aynı sözleri hosteldeki dayıdan ve Nea Smyrni'den (İzmir'den göçenlerin ve Panionios'un semti) otobüsle geçerken Galatasaray-Juventus maçını verdiğini görünce inip girdiğimiz souvlakicideki Panathinaikoslu bir elemandan da işitince Beşiktaş-Paok mevzusunun yaygınlığına kani olduk. İlginç bir şekilde, Beşiktaş lafını duyan direkt Paok diyor. Takım konusu açılmışken, Pire'ye gitmediğimiz için olsa gerek duvarlarda Olympiakos ile alakalı pek bir şey göremedik, Omonia taraflarında PAO graffitileri hakimdi, anarşistlerin semti Eksarhia'da ise AEK ve Original 21 yazılamaları çokçaydı.


Maça gelirsek... Tramvay hattının son durağındaki salon şehrin ücra bir noktasındaydı. Taksici bile elimizdeki haritadan bir şey çıkaramayıp bir arkadaşına sordu salonun yerini. Atina'da okuyan İskeçeli çocuklarla beraber sayımız 25'i buldu. Ahım şahım bir performans gösterdiğimizi söyleyemem ama yine de fena değildik. Bir kere İstanbul diye bağırdık, salondaki 150-200 kişi düğmeye basılmış gibi hopladı -bayağı komik bir görüntüydü. Onun dışında dostça ortam vardı, zaten anti-faşistliğiyle bilinen Panthers'den ters bir hareket beklemiyorduk. Bir ara ozan atışması gibi onların bestelerine aynı melodiyle karşılık verdik. Devre arasına yakın salona gelip "ölümüne ölümüne ölümüne Kara Kartal" diye tezahürat başlatan Gate 4'ten iki manyak ortamı şenlendirdi. Maçın ardından Omonia'daki Gate 4 dernek binasında bizi bekleyen diğerleriyle buluşup atkılarımızı verdik (1995'te aldığım atkıya FEDA dedim), tişörtler atkılar aldık. Stickerlar yapıştırıldı, Deve Erol'un yaptığı pankartla fotoğraf çektirildi. Dernekte başlayan içme faslı Eksarhia'da son buldu. Beşiktaş'ı sevmeyen Paoklu sayısı azımsanmayacak derecede, ancak seven ve sahiplenen bunlar gibi arkadaşlarla birkaç saat geçirmenin keyfi ve güzelliği de çok başka.


Bu arada Panionios küçük bir tayfaya (Panthers) sahip olmasına rağmen epey tırsılacak bir kadroya sahip. Devre arasında yanımıza hafiften dayı dayı gelen 4 yarma gözaltında oldukları için (emanetlerle ve otla yakalanmışlar) maça anca girebildiklerini ve bu yüzden bizi karşılayamadıklarını söyledi. Maç içinde de "mpatsoi gourounia dolofonoi" (domuz katil polis) diye uzunca bağırdılar. Yanlarındaki kafası güzel, buram buram bali kokan bir anarşist eleman ise Panthers tişörtünün üstüne taktığı Beşiktaş atkısıyla "burda Panionios, Türkiye'de Beşiktaş" deyip sarıldı boynumuza. Tribün demek değişik adam demek zaten.

Yanlış salona gidip maça geç kalsa da (heheh) Yetkin'e bir de buradan teşekkür edeyim yaptıkları ettikleri için. Atina deplasmanını güzelleştirdi sağ olsun. İkinci tur kuralarını bekliyoruz artık.

22 Mart 2013 Cuma

PAOK, Thriskeia, Tromokratia!



Partizan planı yapıldığında bir sonraki durak olarak bir PAOK maçını kenara yazmıştık. Belgrad dönüşünde fikstüre baktık ve mart ortasındaki Panathinaikos maçı için hazırlıklara başladık. Toumba’da bir pankart da açmak istiyorduk ama tembellikten yapamadık. Aslında bir anlamda iyi de oldu; PAOK tribünlerindeki grup sayısının fazlalılığı ve güç dengesinde ağır basan merkezi bir grubun olmaması nedeniyle şimdilik ilk adımların böyle atılması yerinde oldu herkes açısından. Zaten yapsak bile pankartı açamayacaktık, zira 6 taraftar 9 aydır haksız yere hapiste olduğu için tribünde sadece bununla ilgili birkaç pankart vardı. Maçtan önce de şehir merkezinde protesto gösterisi düzenlendi.

Son yıllarda internetin de etkisiyle temasların artması Beşiktaş-PAOK bağına epey katkıda bulundu. Bizim taraftaki PAOK seslerine temkinli yaklaşırken, Selanik’e giden Galatasaraylı ve Fenerbahçeli arkadaşların tanıdıkların “durumun farkında değilsiniz, şehirde Beşiktaş’a büyük sempati var” minvalindeki sözleri bizi fişekleyen motivasyon kaynaklarından oldu. Biz “8-10 kişi gidelim artık da bu iş ilerlesin” derken, Gate 4 ekibi de “sağlam gelin artık” serzenişindeydi. Elde olmayan sebeplerden fire versek de 6 kişi çıktık yola sonunda. Beşiktaş-PAOK muhabbetini yakından takip edenlerin çok iyi tanıyacağı Beşiktaş manyağı Stavros, Tribün Dergi’den birkaç Galatasaraylının arkadaşı Aris ve aralarında Ayhan abinin de olduğu bir grup Beşiktaşlı ile dostluk bağı olan Gate 4’ten insanlarla görüşmek üzere sözleştik.



Cumartesi sabahı şehre erken saatlerde girdik, öğlene kadar gezip tozduktan sonra Aris’le buluştuk. Karslı bir aileye mensup olan Aris’le tanıştıktan 10 saniye sonra bana “aralarında Avrupalı tipi olan sadece sensin” demesi, akabinde bizim grupta doğru dürüst İngilizce bilen tek kişi olmam hasebiyle diğerleri hakkında Türkçe “çoban” sözcüğünü kullanması bizi kahkahaya boğdu haliyle. Bizi Toumba’daki PAOK Store’a götürürken şehir, PAOK, Aris, Iraklis, Olympiakos vs. hakkında birçok şey anlattı. Takım son antrenmanı için hazırlandığından, Toumba’ya giremedik. Kadıköy'e gelenlerden biri olan Store'daki kasiyer Beşiktaşlı olduğumuzu öğrenince hepimize küçük hediyeler verdi. O sırada Aris, PAOK efsanesi haline gelmiş Pablo Garcia’nın kulüple ilişkisinin kesileceği haberini verdi. Selanik’e gitmeden önce yaptığımız planda olan Atina gezisini iptal etmemize yol açan akşamki PAOK-Aris basketbol maçında tekrar buluştuğumuzda PAOKluların bu karara ne kadar öfkelendiğini gördük.

Basketbol maçında atmosferi daha iyi yaşayalım diye Aris bizi pota arkasındaki tayfanın arasına götürdü. Ancak daha önce aramızda konuştuğumuz ve varlıklarından haberdar olduğumuz faşo gruplardan Makedones’in yanına düşmüşüz. Armadaki Türkiye bayrağını fark edince bizi itip kakan bir denyo ile yanındaki 2-3 ergen tadımızı biraz kaçırmadı değil. Yerimizi değiştirdiğimizde o noktada asılı duran Makedones pankartını gördük de aydık duruma. “Biz bu tatsızlığı unuttuk” desek de “parmağınızı bir kağıt bile kesse, o kağıdı yakarız” diyerek defalarca özür dileyen PAOKlu kardeşlerimiz salonda görevli olarak çalışan elemanla ilgileneceklerine söz verdiler. Neyse... 0-11 başlayan maçta PAOK öne geçince coşku arttı. Özellikle de ilk yarı biterken, Aris futbol takımının yenilip küme düşmeye bir adım yaklaştığı anonsu yapılınca salon kendinden geçti. Kendilerine Türk diyen Arislilere karşı “anneniz sizesöylesin, Türkler sizin babanız” tezahüratını söyleye söyleye Aris’i yendi PAOKARA.

"Polisler, TV ve neo-naziler... Hepsi aynı dükkanın ürünleri."

Ertesi sabah Stavros bizi otelden alıp evine götürdü. Muhabbet ilerlerken, daha önce pek çok kez Selanik’e PAOK için koşan Mehmet abi ve Stavros’un “Beşiktaş hakkında kötü bir şey söyleyen siz bile olsanız, sizin canınızı yakar” dediği Vasilis geldi. Çok az olan İngilizcesine rağmen coolluğu, tavırları ve bir anda patlattığı slogan ve tezahüratlarla kalbimize taht kuran bu devi anlatmaya kelimeler yetmez. Daha sonra gelen, arabasında Fuat Saka ve Davut Güloğlu çalan Trabzonlu Yannis de cabası. Biraz Almanca, biraz Türkçe, biraz İngilizce, biraz Yunanca ile çok az konuşmasına karşın bir dost kazandığımızı hemen hissettik. Hayata bakış açısı üç aşağı beş yukarı aynı olunca, maçtan sonra vedalaşırken “kardeşim”ler “gardasi mou”lar havada uçuştu tabii.

Biz kahvaltı yaparken, kokusu bile adamı sarhoş etmeye yetecek absentten yarım şişe deviren Stavros’un, 700 beygirlik arabasıyla manyakça bir hızla Toumba yolunu tuttuk. Gate 4 tayfasının takıldığı, stada 5-10 dakika yürüme mesafesinde olan Konaki kafeye giderek Kostas, Dimos, Antonis ve diğerleriyle tanıştık. Bu arada, İstanbul’dayken kontak kurduğumuz Gümülcineli ve İskeçeli Beşiktaşlılar da geldi. 12 Beşiktaşlı Gate 4A’da yerimizi aldığımızda, önceden bilmemize rağmen, rock bardan fırlama tribüncülerle karşılaşınca şaşırmaktan kendimizi alamadık. Partizan tribünlerinde gördüğüm ot ve alkol burada da gırlaydı. Biletleri herkesin kendisinin okutarak aramasız içeri girmesi, stada polisin sokulmaması ve kamera olmaması da kayda değer. Ancak Kostas, ilk kez bu maçta birkaç kameranın yerleştirildiğini belirtti ve arkamızdaki direğe kurulan kamerayı gösterdi. Herkes atmosferin zayıf olduğunu vurgulasa da, federasyonla yaşanan sorunlar nedeniyle az sayıda olduğu söylenen meşaleler (bize göre çok bile!) ve PAOK oyunun kontrolünü ele aldıkça ivmelenen tezahüratlar gayet iyiydi. Durup durup tribünün eski havasının ve sertliğinin kalmadığını söyleyen Stavros'a bir şey diyemedik tabii. Bitik PAOK tribünü buysa, eskisini tahayyül edin artık. 2-0'dan sonra yaklaşık 1500 kişinin PAO'ya küfrede küfrede yaptığı pogoyu izlemek de ayrı bir keyifti. “PAOK thriskeia tromokratia...” yani PAOK, din, terörizm diye başlayıp onur, zafer, Pablo Garcia diye biten tezahürat maç içinde sık sık tekrarlandı; kulübün Rusya göçmeni yeni sahibinin Demirörenvari vaadleri (yıldız transferi, yeni stad vs) ile Pablo Garcia'nın takımdan yollanması tribün açısından neler getirecek, bakacağız.



Şehre gelirsek... Her taraf PAOK yazılamalarıyla dolu; şehrin % 60-70'ini gezdik, Aris ve Iraklis ile alakalı çok az şey gördük. Şık caddeler ve sokaklardaki boş dükkanlar hemen göze çarpıyor. Hafta sonu (pazartesi de ulusal tatildi) olduğundan mıdır nedir, gençliği gündüz fazla görmedik. Sabahın köründe sokaklarda kafası güzel bir halde yürüyorlardı genelde. Yaşlı kuşak ise kafelerde ve pazarda. Krizden sonra halk evlere kapanmış sanırım ki şehir gayet tenhaydı. Dillere destan Yunan rahatlığını acı bir şekilde tecrübe ettik. Alışveriş kısmını pazartesi hallederiz demiştik, yeme içme dışında açık dükkan bulamadık. Beynelmilel dilenci topluluğu da dikkati çeken ve durumu ele veren bir başka nokta. İzmir'i gören arkadaşların söyledikleri hep aynı: Burası fazlasıyla İzmir'i andırıyor. Şehir merkezindeki çarşı ise yolu, tezgahları ve düzeni ile Köyiçi'ni hatırlatıyor. İnsanlar zaten bizden farksız, öyle ki bize yol soranlar bile oldu. Duman altı kafeleri, eski otobüsleri, yere atılan çöpler ile Türkiye’nin Yunanca konuşulan bir şehrinde gibi hissettik çoğu zaman. Ama aynı Belgrad’da olduğu gibi, en alakasız sokak aralarında bile öyle güzel kafeler ve barlar karşımıza çıktı ki...  Şehir merkezinde bir anıtın önüne anarşistlerin astığı pankartı 3 gün boyunca indiren olmadı, bu da ayrı bir şaşkınlıktı bizim için.


Bütün bunların dışında anlatılacak o kadar çok şey var ki... Yunanların her cümlede en az bir kere malaka (bizdeki göt, ibne, yavşak gibi hem küfür hem samimiyet babında kullanılabilen bir sözcük) demesi... Gate 4'ün kafesinde o kadar “tipsiz kılıksız” tribüncünün arasında arkadaşıyla oturan doğma büyüme Selanikli Toto amca ile yaptığımız Türkçe sohbet... Sahilde bisiklet yolunda yürüyen Cihan'ı dayının tekinin “çingene” diye kalaylaması... Stavros'a bilet parasını vermeyi teklif ettiğimizde bizi parçalarcasına azarlaması... Stavros'un “bir dahaki gelişinizde otel yok, eviniz burası” diye 30 kere kafamıza vurması... Aralarında konuşurlarken otelimizin isminin geçmesiyle kulak kesilip Vasilis'in Stavros'u “çocukları niye evinde ağırlamadın” yollu payladığını anlamamız... Kostas'ın Ümit'i tribündeki arkadaşlarına gösterip “kime benziyor” diye sorması sonrası gülüşmeler ve maç başlarken sete çıkan Gate 4 lideri Stavros'un Ümit'in ikizi olduğunu fark etmemiz... Kavala kurabiyesi ararken girdiğimiz şahane pastanenin sahibinin Maçkalı çıkması, bizi ikrama boğup yarım saat muhabbet etmesi... Keza dönüş için otobüse binmeden önce girdiğimiz kafede rastladığımız, ailesi Çanakkaleli ve Edirneli olan Almancı Mike dayının ikram ettiği enfes hamur işi tatlı ve gururla bahsettiği Türk arkadaşları... Ve elbette Alpar Turizm'in belkemiği, otobüs yolculuğumuzun neşesini katlayan Hasan abi...


Selanik koca balkonlu evleriyle ve pek tabii sahile çıkan sokaklarıyla çok güzel bir şehir. Beşiktaş-PAOK vesilesi dışında da gezilmesi görülmesi, insanlarıyla tanışılması gereken bir yer. Bizim için artık senede en az bir kere gidilecek bir ev olduğunu şimdiden söyleyebilirim. Buna ekleyecek başka bir şey de bulamıyorum. PAOKARA SAGAPO!

Sevmeye Engel Değil Mesafeler (PAOK Macerası)


[Yazı Cihan'dan.]

Partizan deplasmanı ekibiyle bu sefer de sözde Selanik, özde PAOK için yola düştük. Ben PAOK’u ilk kez 90’larda bizim basket takımının Aris’le yaptığı maç sonrası duymuştum. Arislilerin oyuncularımıza saldırdığı maçın akşamında PAOK taraftarları, bizim takımın kaldığı otele giderek Beşiktaş'ı sahiplenmişlerdi. Bu olay zaten başlı başına bir sempati kaynağıydı ama sonraki yıllarda, özellikle internetin de yaygınlaşmasıyla, PAOK hakkında çok daha fazla bilgi sahibi olunca, bu macera da kaçınılmaz oldu.

İlk kez kara yoluyla sınırı geçecek olmamız yolculuğa değişik bir hava katıyordu.  İyi-kötü yaşayabileceğimiz tüm senaryoları konuşurken sınıra kadar gelmiş olduk. Türkiye'den çıkarken yaşadığımız pul krizi, tırların arasından çayıra doğru koşturmamızla son buldu. Yunanistan sınırında ise kontrol noktasının fotoğrafını çekip yan yan sınıra doğru ilerlemem "Belgrad'da olduğu gibi yine gözaltına alınacağız" kaygısı yaratsa da, polislerin bu hareketime anlam verememesi olayı kendiliğinden tatlıya bağladı. Sınırı geçtikten sonra gördüğümüz ilk araç ise heyecanımıza coşku kattı.
Sınırı geçtikten sonra karşımıza çıkan ilk üst geçidin altındaki PAOK yazılamasını da beynimize kaydettik.

Sabahın erken saatlerinde şehre girdiğimizde, daha önce şehir hakkında duyduklarımızın birebir doğru olduğunu gördük. Özellikle sahil şeridi İzmir'in bir tür minyatürü gibiydi. Beyaz, küçük ve eski evleri, portakal ağaçları, tüm katı kaplayan balkonları ve eski tip televizyon antenleriyle Selanik tüm şirinliğiyle keşfedilmeyi bekliyordu.

İlk gün öğle saatlerinde Aris'le buluştuk. Toumba Stadı'nı ve PAOK Megastore'u gezdik. Mağaza çalışanı Beşiktaşlı olduğumuzu öğrenince büyük ilgi gösterdi. Fenerbahçe maçı için deplasmana gittiğini büyük bir gururla anlattı. Bize anahtarlık, uçurtma, çakmak vb. ürünler hediye etti. Takımın antrenmanı olduğu için stadın içine giremedik ama stadı boydan boya dolaşma şansımız oldu.

Akşam Aris maçı için PAOK Sport Arena'ya gittik. 10 euro olan maç biletimizi alıp turnikeye doğru ilerlediğimizde güvenlik görevlisinin olmamasına çok şaşırdık. Bileti her taraftar kendisi turnikeye okutup salon kapısına doğru gidiyordu. Bilseydik çift turnike yapardık diye aklımızdan geçmedi değil... Salon kapısında ise polislerin çok yalandan arama yapmaları sonrasında salondaki yerimizi aldık. Yunanistan'da da deplasman yasağı olduğu için polis sayısının çok az olduğunu öğrendik.

G4'ün olduğu tribünde çok sayıda ACAB sweatli taraftar vardı. Partizan'ı zaten bekliyorduk ama St. Pauli t-shirtlü taraftarlar da dikkatimizi çekti. Acemilik ve şanssızlık birleşince salona girer girmez faşizan bir grup olan Makedones'in yanına düştük. Aris taraftarı PAOK'u 'aşağılamak' için "siz Türksünüz" der. PAOK taraftarı da bu yüzden maçın öncesinde uzun süre "Biz Türküz, sizin babanızız" anlamına gelen marşlarını söylediler. Hem bu marşı söyleyip, hem de bizden rahatsız olduğunu belli edenler ise faşizmin beyinsizliğinin uluslararası olduğunun çok iyi bir ispatıydı.
Ertesi gün ise Selanik maceramızın baş kahramanı Stavros'la buluştuk. Yunanistan'da üretilen ne kadar çeşit börek varsa hepsini toplayıp bitene kadar zorla yedirdi. Kahvaltı faslının ardından birer ikişer arkadaşları gelmeye başladı. Filmlerden gördüğümüz Arjantin mafyası imajına sahip olmasına rağmen inanılmaz bir çocuk yüreğine sahip olan Vasilis ve Davut Güloğlu hayranı olan Yannis'le tanıştık. "Elinizi kağıt kesse biz o kağıdı yakarız" diyen bu abilerimize maç bileti parasını vermeye çalışmamız ise bizim malaka*lığımız olarak tarihe geçti.
7 bardak Absinthe içen Stavros'un önderliğinde, G4 taraftarlarının takıldığı kafeye doğru yola çıktık. Burda da Beşiktaş dendiğinde gözlerinin içi gülen çok güzel insanlarla tanıştık. Yeterince bizimle vakit geçiremedikleri için özür dileyenler, kendi atkılarını verenler, "150 bin dolarım olsa binerim Ferrari'ye" bestesini söyleyenler, fotoğraf çektirenler, bizim için Beşiktaş kıyafetlerini giyip maça gelenler... Duygularımızı saklamaya çalıştık ama boşaydı. Bu insanlar Beşiktaş'ı gerçekten seviyorlardı ve sürekli bizimle, takımla, tribünle ilgili yeni şeyler öğrenmeye çalışıyorlardı. Ağzımızdan çıkan İnönü Stadı lafını Şeref Bey olarak düzelttiler; sanırım bu detay her şeyi tam olarak anlatmaya yetiyor.
Kafeden hep birlikte çıkıp stada doğru yürüdük. G4 tribünün polislerden kurtarılmış olduğunu, etrafta hiçbir polisin olmadığını gururla anlattılar ki ne kadar gururlansalar az. Turnikenin girişinde sadece kendi derneklerinden birileri duruyor ve sadece tanımadıkları taraftarları arıyorlar.

Maçın başlamasına kısa bir süre kala üç taraftar sahanın içine girdi. Biri tribünleri coşturken diğeri devasa PAOK bayrağını sallıyordu. Öbür taraftar davulu orta sahaya koyduktan sonra diğer amigolar da yanına geldi. Davula her vuruşlarında tribün PAOK diye inledi. Her maç öncesi bu ritüelin yapıldığını öğrendik.
Her maçtan önce, kadrolar okunmadan yapılan anons da şu şekildeymiş: “Yunanistan’dan ve tüm dünyadan PAOK’u desteklemeye gelen taraftarlarımız... Hoş Geldiniz!

Maç boyunca sadece bir kere “Paokara exo trela“yı söyledikleri için tezahüratlarına çok eşlik edemedik. Beklediğimizden daha az Partizan diye bağırdılar (Daha önceden gittiğimiz Partizan maçında çok daha uzun süre PAOK tezahüratı yapılmıştı). Maç boyunca 20’den fazla beste söylediler ve gerek yaptıkları pogolarla, gerekse de meşalelerle coşkuları hiç dinmedi. G4 dışındaki tribünler ise sadece gol zamanlarında tezahüratlara katıldılar; bunda en büyük payın deplasman taraftarı yasağı olmasıdır diye düşündük.
Maçlar dışındaki Selanik maceramıza gelirsek… Paskalya orucunun başlangıcı nedeniyle resmi tatil olması en büyük handikapımızdı. Yolculuğa çıkmadan önceden gitmeyi planladığımız Atatürk’ün Evi, müzeler vb. yerleri maalesef göremedik.

Iraklisli taksiciyle kısa bir yolculuk yaptık. Siz PAOK’un kardeşisiniz biliyorum, biz sizi pek sevmeyiz dedi. Buna rağmen hem yanlışlıkla fazla para verdiğimizi görüp uyardı; hem de bazı sokak isimleri söyleyerek dikkatli olmamızı istedi. Bir sorunla karşılaştığımızda aramamız için telefon numarasını bile verdi. Diğer bir taksici ise bizi bahis kuponuyla karşıladı. Beşiktaş’ı handikaplı yaz dedik; maç sonrası kulağımızı epey bir çınlatmıştır. Bir de PAOK’lu taksiciye rastladık. Galatasaray ve Olimpiakos’u birbirine benzetip “Bu takımların paraları var, devlet destekli oldukları için başarılar“ dedi, hiç kesmedik konuşmasını…

Selanik nüfusunun %70’inin göçmen olduğunu duymuştuk. Rastladığımız insanlar ve girdiğimiz mekanlarda da bunun ispatıydı. Futbol maçı öncesi G4’ün kafesinde Toto Amca “Sizin burda ne işiniz var uşaklar“ dedi; maça gideceğimizi öğrenince de yine Türkçe’siyle “Gidin gezin hava güzel“ diyerek hepimizi güldürdü. Şehrin sokaklarında gezerken, köy derneği görünümlü bir mekanın duvarını kaplayan PAOK posterini görünce hemen içeri daldık. ‘Açmayın Dedeler‘ tarzında bir foto çekip hemen çıktık çünkü Türkiye’den geldiğimizi öğrenince hiç hoş karşılamadılar.

Hediyelik bir şeyler almak için girdiğimiz bir pastanenin çalışanları ise, Türkiye’den geldiğimizi duyduklarında çok heyecanlandılar. 60-65 yaşlarındaki bir amca, dedesinin Maçkalı olduğunu anlatırken gözleri doldu. Anne ve babasının Türkçe bildiklerini ancak kendisinin hiç konuşamadığını söyledi. Bize abartılı diyebileceğimiz kadar ikramda bulundular; hatta bununla da kalmayıp Türkiye’den bir mekan adı söyleyip oraya gitmemimizi, arkadaşlarının bizi çok iyi ağırlayacağından bahsettiler.
Hasan Abi’yi ise en sona sakladım. İskeçe’de yaşıyor, Alpar Turizm çalışanı. Kahkahalarla yolculuk yapmamızı sağlayan, çok temiz kalpli ve yardımsever bir insan. Eğer Selanik’e gitmek isterseniz Hasan Abi’nin olduğu otobüsü seçin, hiç pişman olmayacaksınız.
* malaka: Birçok anlama gelen, Yunanistan'da bir sıfat gibi neredeyse her cümlede kullanılan bir çeşit hakaret sözü.

10 Aralık 2012 Pazartesi

SON

NOT: BU YAZIYI ALP YAZDI. ALP. A, LE, PE. ALP. HANİ DAĞLAR VAR FALAN. BİR DE ALF VAR, ALP'LERLE ÇOCUKKEN TAŞAK GEÇİLMESİ İÇİN YARATILAN BİR KARAKTER. ALP.

Şimdi, benim kulağıma bir şeyler geldi. Burada yazdıklarım üzerinden genel olarak bloga ve blogun diğer yazarı (ve esasında kurucusu) Kronstadtli'ya vuruluyormuş. Örneği şurada var.

Neyin ekmeğini yedim, nasıl yedim, herkesin sevdiği bir adamı eleştirerek nefret toplamaktan başka nasıl bir ekmek yiyorum, orasını çıkaramadım. Ki kendisi (Erman Yaşar), benim sağlık sorunlarıyla boğuştuğum dönemde bana geçmiş olsun dileğinde bulunacak kadar da nazik biridir. Ama bugün yine yazarım o yazıyı. O sıralardaki kadar heyecanlı bir genco olmasam da.

Yukarıda örneğini verdiğim tweet'e benzer bir ton şey yazılmış, kimisi direkt beni adres göstermiş, kimisi ismimi vermeyerek bu işlere girişmiş. Vermek zorunda değil tabii, istediğini söyleyebilir. Ama bunu "etik, solculuk, ahlak" gibi ne idüğü belirsiz soyutluklar üzerinden yapması üzücü. Twitter, politik doğruculuğun nasıl işlediğini ve bundan nasıl faydalanılacağını herkese bir güzel öğretmiş anlaşılan o ki.

Ben, bilen bilir, oradaki hesabımı iki ay kadar önce kapattım ve huzurluyum. Bu gaz paratoneri olmadan çok daha sakin, çok daha aklıbaşında, olaylara daha etraflıca bakabilen ve geçmişteki gibi sert tepkiler vermemeyi yeğleyen biriyim. Hiçbir eksikliğini de hissetmiyorum. Ama orada yokken dahi, değil orada, başka hiçbir yerde dün yaşanan olaylara dair tek kelam etmemişken dahi, hakkımda neden atılıp tutuluyor, onu anlamıyorum işte. Hadi benim hakkımda atılıp tutulurken konu neden Kronstadtli'ya geliyor, onu hiç anlamıyorum.

Olayların iç yüzünü de daha bugün öğrendim hani. Hatta tam olarak öğrenememiş de olabilirim. Bir arkadaşımdan rica ettim, sağ olsun, iki cephe adına yazılan iki yazıyı gösterdi. Biri Galatasaraylı birinden, diğeri Beşiktaşlı'dan.

Sonrasında bizim Kronstadtli'nin attığı tweet'i gördüm. Okuduk tabii mecburen her şeyi, lanet olsun ki. İki aylık huzur seansı anında sona erdi. O tweet beni hayal kırıklığına uğrattı, çünkü "new-age" internet tribi kapsamında yazılmış bir tweet. Beni bağlamaz, kendisini bağlar. Sonuçlarının ne olacağını, bunlarla nasıl baş edeceğini, ne kadarıyla eğleneceğini, ne kadarına sinirleneceğini vs bilen adamdır, sizin deyiminizle benim "ekürüm".

Ben bu troll'lük denen modadan, orada kelam ettiğim süre boyunca tiksindim durdum. Konu aynı blogda yazdığım bir arkadaşım olunca mevzu değişmiyor yani. (Bu cümleden de ekmek yiyebiliyor muyuz bu arada?)

Ben bu olaylara dair çarpıcı bir yorum yapacak halde değilim. Anı anına takip etmedim çünkü. Bir saattir falan iki taraftan da yazılmış şeyleri okumaya çalıştım. Sonra fark ettim ki mide ilacım bitmiş, çok temiz bir küfür gönderdim hayata. Bunu yazmak yerine gidip ilacı yazdırmam lazım ama, burada da resmi bir sona imza atmak belli ki şart olmuş.

Şu çok açık ki, ortada yine bir Twitter gazlaması var. Birbirlerini gazlayanlar, ötekilere saldırıyorlar. Bel altı, üstü, orada var mı yok mu, konuyla ilgili mi, değil mi... Fark etmiyor. Sallayan sallayana. O siteye dair en büyük sorun bu işte. "Sake of speaking." Politik olarak en doğru görünen şeyi, en ateşli bir şekilde kitlelere aksettirme arzusu. Bir de bunun tam karşısında duran tweet'ler var. Yani troll'lemeler, oranın ve sözlüklerin deyimiyle. Onlar da aslında bir karşıtlık yarattıklarını düşünseler de, aynı bokun suyunda tuz olmaktan öteye gidemiyorlar. Yapaylar çünkü.

Bunun Galatasaraylı olmakla, Beşiktaşlı olmakla, Artvin Hopasporlu olmakla falan bir ilgisi yok. Hayatta en önemli şey Beşiktaş falan değildir abiler, romantik tezahüratlarımız tribünlerde güzel sadece. Bir 90 dakika boyunca, stadyumda ya da televizyon/radyo başında hayatı Beşiktaş'la ikame etmek farklıdır; hayatı Beşiktaş'tan ibaret sanmak farklıdır.

Ve hayat, Beşiktaş'tan ibaret değildir. Beşiktaş onun küçük bir parçasıdır sadece.

Burada Beşiktaş'ı kendi takımlarınıza uyarlayın ya da sözlerime katılmayın, çok mühim değil. Ama fikirleri, olabilecek en ateşli şekliyle çarpıştırmak ile; karşındaki insanın, genel ahlaki normlar dahilinde açıklarını arayıp ona bu noktadan saldırmak arasında büyük farklar var. Ben, şahsım adına, bu kalın çizginin önemini kaybetmeye başladığını gördüğüm an oradaki varlığımı sonlandırmaya karar verdim. Temelsiz bir nefret havuzunda kulaç atmanın gerçekten hiçbir anlamı yok çünkü.

Konuşmuş olmak için, konuşmayın be abiler. Benden ya da "ekürüm"den nefret edin, ama bunu 'sol' denen, solcuların bile ne olduğuna tam karar veremedikleri bir kavram üzerinden yapmaya çalışmayın. Böyledir bu, anlıyorum. Türkiye'de solcuların, kendilerini pirüpak olarak gördüklerini ve bir dokunulmaz idea yarattıklarını düşünen 'diğerleri' -ki bu algıda solcuların da kabahati büyüktür- ilgili ilgisiz her konuda, o şahıslara politik/felsefi/dini görüşleri üzerinden vurmayı tercih ederler.

Yani, bir Turanist'e örneğin, herhangi bir "alakasız" konuda politik fikriyatı üzerinden bel altı vurulduğunu görmezsin, ama 'Solcu' olduğunda bu kaçınılmazdır. Toplumsal alışkanlıkların ölmesi ya da değişime uğraması çok zor pek tabii ki.

Ben bu blogda ya da diğer mecralarda bir şeyler yazdıysam, içimden ne geldiyse onları yazdım. Tıpkı sizler gibi. Yazdığı yazılardan para kazanmayan herkes gibi. Kimseye hiçbir şey pazarlamadım, iki üç paragrafın da ekmeğini yemedim, çünkü ne ekmekle ne kast edildiğini biliyorum, ne de onun nasıl yendiğini.

Ekmek yemek, tanıdığım/tanımadığım bir yığın insanın arkamdan kakara-kikikilerle atıp tutması ve bir nefret havuzunda beni sağa sola itiştirmesi ise eğer, bir hayli başarılı olmuşum demektir o ekmeği yerken. Ama farkında değilmişim, ilginçtir.

Hepsine eyvallah. Arkamdan at, tut, tiksin, itham et, çekiştir... Ben o damara basan satırları yazdıysam, senin de bana vurma hakkın var elbet. Etki tepki meselesidir bunlar, karşılığında saygı ve takdir bekleyecek kadar naif değilim çok şükür.

Fakat, bari benim yazdığım işler üzerinden bir başkasına vurma gafletinde bulunma. Ben yazdığım satırlara esirgeyen bağışlayan Karl Marx'ın adıyla başlamıyorum, sözcükler orada solu tabana yaymak gibi gizli bir amaca hizmet etmiyor. Halen merak ediyorsan kendimi solcu değil de nihilist olarak görüyorum mesela artık. Politik fikrim de: 'Herkes bana uzak, Allah'a yakın olsunizm'

Ben buradaki yazılarımı silmeye kıyamadım, açık söyleyeyim. Dursun istedim. Belki yıllar sonra çıkarıp bakar ve "Oha lan, niye bu kadar sinirlendiysem?" derim kendime diye, dursun istiyordum. Ama eyvallah, demek ki onları da yok etmek gerekiyormuş ki, satırın altına inmeye üşenip yazıyı kimin yazdığını görmeye tenezzül etmeyenlerin mezesi olmayayım, olmayalım. Yarından itibaren ne var ne yok, bu bloga ne katkı sunduysam onları yok ediyorum. Kronstadtli kusura bakmasın.

Hacılar, benimle halen bir problemi olan varsa mail adresim şudur. Buraya sayın sövün hakaret edin, "çıkışta parka gel lan" deyin. Hepsine eyvallah. Ama çocuk olmaktan vazgeçin artık bir zahmet. Yaşını başını almış bir yığın adamlar, kadınlarsınız.

Benim derdim başımdan aşkın. Hayatta kalmaya çalışıyorum temel olarak. Tamam, en büyük Galatasaray, Fatih Terim de dünyanın gördüğü en karizma monark. Kabul ettim. Artık rahat bırakın bir zahmet. N'apıyoruz biz ki, deyin Hakan taşıyan sıtayla. Allah adı verdim bak.

Şu blogda, çoğu sinirli zamanlar olsa da, güzel vakitler geçirdim ama her bokun bir sonu var işte. Hadi selametle.

21 Kasım 2012 Çarşamba

Sen Ey Partizan


(Yazı Belgrad yoldaşlarımdan Cihan'dan.)

Stalker, Belgrad maceramızı harika bir yazıyla anlatmış. Onun yazısını okuduktan sonra yazmaktan vazgeçmiştim ama ısrarına dayanamayınca birkaç anıyı paylaşmak da bana kaldı.

Hepimizin birbirinden çok farklı ve çok sayıda çocukluk hayali vardır. Benim için ortaokul yıllarında hep düşlediğim Partizan maçına gitme hayali, 15 yılı aşkın bir süre sonra da olsa gerçekleşti.

İnternetin olmadığı yıllarda; sadece Türkiye takımlarına kurada çıkan rakipleri tanıyabiliyorduk. Çok kötü basketbol dergilerini es geçersek, diğer maçları görebildiğimiz tek yer ise canı isteyince özetleri gösteren TRT 3'tü. Olimpiyatlar ve şampiyonalar tek gerçek bilgi kaynağımızdı. Bu turnuvalar sayesinde önce Vlade Divac'ı daha sonra da Partizan'ı tanıma fırsatı buldum. 90'lı yılların ortalarından sonra bulabildiğim Divac posteri uzun yıllar odamı süslemişti. Ve ben Belgrad'a ilk girişte Divac'ın afişine rastladım: Evsiz mülteciler için düzenlenen bir kampanyaya öncülük ediyor:


Başlarken demiştim, Stalker zaten çok iyi bir şekilde özetlemiş. Tüm zamanı birlikte geçirdiğimizden, tekrara düşmemek için ben sadece birkaç "unutulmayacak anlar" eklemek istedim:

Belgrad Şairler Parkı

  • Havalimanı kontrol noktasında bizi kısa bir sorguya çeken polis ablamızın yanımızdaki parayı öğrenince 'vooovvv pretty woman' demesi...

  • Kapatıldığımız çakma nezarethanede, tuvaletin duvarında Elazığlı birinin yazısıyla karşılaşmamız... (Daha sonradan oturduğumuz kafedeki masanın ve dönüş biletimizin de 23 numara olması...)

  • Gözümüzü karartıp 2-3 kişilik gruplarla mesafeli bir şekilde salona doğru yürümeye başladığımızda, karşıma çıkan ilk seyyar atkı satıcısının "hoşgeldin atkı lazım mı" demesi...

  • Salonda söylenen "da je Obilić" ve "paokara exo trela" tezahüratlarına katılınca yan taraftaki 5-6 kişilik grubun şaşırıp beni alkışlaması; fakat aynı grubun Dasic'in kavgasında bir anda küfretmeye başlamaları...

  • Efsane Kuzen'in Kızılyıldız – Partizan maçına girerken Beşiktaşlı olduğunun anlaşılması; bir elemanın cep telefonundan bizim fotolarımızı göstermesi, diğer elemanın ise Tayyip'i anlatırken bıyığıyla tarif etmesi...

Zalad'ın karısı
  • Neredeyse her sokağına girip çıktığımız koca kentte cep telefonuyla konuşan, kulaklıkla dolaşan kimseyi görmememiz...

  • Uzaktan gördüğüm eskortlu otobüsü Partizan takım aracı sanıp foto çekerken; önümde ışıklarda duran araçtan 1 otobüs dolusu askerin bana bakması...

  • Şehrin tam ortasında karşımıza çıkan Yala Habibi adlı mekan...


Kızıl Yıldızlı taksici dayı
  • En ücra ara sokağında bile yaya geçidi olan kentte, kaldırımda bizi gören aracın durması, bizim aval aval bakmamız sonucu geçmediğimiz için azar işitmemiz...


Ve de dünyanın en güzel bisikleti...

19 Kasım 2012 Pazartesi

Belgrad'ın Tellerine Kartal Mı Konar


Euroleague kuralarında Partizan Beograd’ı gördüğüm anda aklıma koymuştum maça gitmeyi. Belgrad’ı gezmek için bundan ala fırsat olmazdı. Laf arasında bu planımı arkadaşlara anlattığımda tepkilerine şaşırmıştım. Geliriz ederiz höylöylöy deyip gaza gelmişlerdi. Unuturlar bunlar yea, diyordum ki semtte bira masasında gün tespit edip uçak biletlerini alırken bulduk kendimizi. Sonrasında her geçen gün heyecanımızın arttığını, Grobari, Sırp tribünleri, Partizan, şehir hakkında sürekli sohbet ettiğimizi fark ettik. Türkiye’den gidenlere sınırda zorluk çıkarıldığını biliyorduk. Pasarportlarımızın taze oluşu, Partizan’ın rakip taraftarı istememesi, ilk maçtaki Kosova ve Bosna-Hersek bayraklı provokasyon, Facebook’ta Beşiktaşlıların Partizan sayfalarını taciz etmesi bize yarı şaka yarı ciddi “ulan bizi ülkeye bile sokmaz bunlar ehehe” dedirtiyordu.
Nihayet maç günü Efsane Kuzen Emre, Ümit, Cihan ve İso ile Belgrad’a şen şakrak indiğimizde gördük. Birkaç saat bekletilmeye hazırdık, razıydık. İstanbul’daki arkadaşlardan biri konsolosluğa ulaşıp adımızı verdi. Konsolosluktaki görevlinin ilk sorusu “maç için mi geldiniz” oldu. “Hayır, gezmeye geldik” dedik, lakin uzadıkça uzayan 5 saatlik beklemenin sonunda nezarethaneye götürüldük. Muhtemelen bir sonraki İstanbul uçağına bindirilerek sınırdışı edilecektik. Uzunlamasına odada ilerleyip koltuklara çökmüştük ki battaniyenin altından biri gülerek çıktı, “oh be abi iyi ki geldiniz, dün akşamdan beri yalnızım burda, kafayı yiyecektim” dedi. Facebook’taki etkinlik sayfasından ismini bildiğimiz Ferhat’mış. Akşam uçağında Fikret Orman’la beraber gelenlerdenmiş, hakkında saçma sapan bir hikaye uydurup çocuğu içeri atmışlar. Telefonundaki sorundan dolayı kimseyi de arayamamış. Hemen bizim telefonlardan Fikret Orman’ı aradık, sağolsun ilgilendi ve bizi basketbol şubesinden birilerine yönlendirdi. O arada Efsane Kuzen’in kuzeni Samet de bağlantılarını kullanarak konsoloslukla görüşmeye devam etti.
Nezaret duvarlarını kaplayan Türkçe yazılarda “buraya girip de Belgrad’ı gören olmamıştır” teması hakimdi. Moralimiz bozulmadı değil. Olana bitene söverken bir saat sonra kapı açıldı, isimlerimizi okudular, beş kişi çıktık, Ferhat garibim kaldı yine. Pasaport polisinin şefi tekrar geldiğimiz kontrol noktasında “benim bir şeyden haberim yok” deyince bir yarım saat daha bekledik. Geri döndüğünde dördümüzü geçirdiler, Ferhat’a uydurdukları hikayeye Efsane Kuzen’i eklediklerini gördük ama 10 dakika sonra bıraktılar. Hemen bir taksiye atlayıp hostelin yolunu tuttuk, bir önceki akşam gelenlerle buluşup biletlerimizi  aldık. Bu arada bileti olan Beşiktaşlıların Pionir’e sorunsuz girebileceğini ve salonda deplasman tribünü oluşturulacağını, Berlin Çarşı’nın bilet bulmaya çalıştığını öğrendik. Akabinde ise Berlin Çarşı’nın bilet bulamadığı, yönetimin de yardımcı olmadığı haberi geldi. Mecburiyetten de olsa, Amerikalı mal turistler gibi hostelin çok yakınında bulunan Mcdonalds’ta karnımızı hızlıca doyurup taksilerle salona doğru hareket ettik.
Salon civarında bizden önce gelenlerden Fiko’yla indik. Kamufle olmak için ikili üçlü ayrılmıştık. Salon etrafında bir tur attıktan sonra bir kapının önüne çıktık. Kalabalıkta Fiko’yu gözden kaybetmiştim ki atkı aldığını gördüm. Bir atkı da ben aldım, atkıyı boynuma dolarken Fiko’yu yine kaybettim. Gelen telefonlara da Beşiktaşlı olduğum anlaşılmasın diye İngilizce konuşarak yanıt veriyordum. Bir 5 dakika bekledikten sonra, Fiko salona girdi herhalde deyip içeri daldım. Avucumdaki bileti gösterdiğim güvenlikçi karanlıkta bileti kombine kart zannetmiş olacak ki bilete elini sürmeden hafifçe arayıp bıraktı. Merdivenlerde dikilen izbandut robokopların arasından geçtikten sonra asıl şok geldi: Pota arkasında Grobari’nin tam kucağına düşmüştüm. Çaktırmadan yan tribüne geçip en üstte boş koltuklardan birine çöktüm. Buradan rahat izlerim derken, oranın da Grobari mekanı olduğunu anladım. Yanım yörem 15-20 yaş aralığındaki genç tayfayla doluydu. Partizan amigosu da hemen alt taraftaymış. En ateşli yerde tek başımaydım. Bizimkileri diğer pota arkasında görünce oraya nasıl geçeceğime bakındım ama eski salonda tribün geçişleri bizdekiler gibi değildi. Tribünde herkes birbirini tanıdığı için gözler üzerimdeydi. Takımlar sahaya çıktıktan sonra da gözlerimin direkt bizimkilere odaklandığını fark edip, Partizanlı oyunculara döndüm. Maç başlarken yanımdaki ve önümdeki gencolar cigara sardılar, tezahüratlarla coşup eğlenceye daldılar. Refleks olarak bizim sayılarda kendimi ele verecek hareketlerden kaçınmama rağmen birkaç kere ofsayta düştüm. Tam o ara “napred Partizan” patladı, ben de katıldım. Ancak asıl ooo Partizane volimo te diye girilen tezahüratta çevreye hararetle uyunca benden şüphe etmeyi kestiler. Saha içindeki gerginliğin ardından, iki aydır arkadaş ortamında geyiğini yaptığımız  “svaki Turçin zna, svaka bula zna; da ye Obiliç, Srpski sin, zaklao Murata” (bütün Türk erkekler ve kapalı kadınlar bilsin ki Murat’ı Sırp evladı Obiliç gebertmiştir) başladı, onu da omuz omuza coşkuyla bağırdık.
Biletim yırtılmadığı için devre arasında çıkıp, bizimkilere katılsam mı diye düşündüm, fakat hem oraya ulaşamama ihtimalinden hem de tribünün olağanüstü havasından dolayı kalmayı tercih ettim. Bizimkilerin tezahüratları birkaç kere duyuldu, onlara da tepki vermediler, hemen başka tezahürat girip atmosferi korudular. Maç içindeki tansiyona ve hakeme öfkeye rağmen buna teslim olmamaları takdire şayandı. Bizde tribünün morali düşer, sesi kesilir, uğultu homurdanma hasıl olur genelde, bunlarda öyle bir kilitlenme yok. Neyse, maç bitiminde 1 dakika daha kaldım ve taksi bulmak için hemen çıktım. Bizimkilere ise o sırada atkı vermişler, birbirlerini alkışlamışlar.
Maç sonuna kadar Partizan tribünü susmadı. Elinde telefonla çekim yapan da yoktu. Paokara söylenirken önümdeki bir çocuğu gördüm sadece. Ben de fotoğraf çekmedim ortama uyarak. Gerçekten bizden çok daha üstünler düzenli bağırma ve sahaya etki etme konusunda. Hele 45 yaşlarında bir amigoları var ki inanılmaz. Tezahüratları söylerken kendinden geçen, karşı tribüne bile söz geçiren, pota arkasındaki davulları idare edebilen hakikaten değişik ve sempatik bir tipti. Alcatraz mensubu olsa gerek, zira Zabranyeni (Yasaklılar) grubu basketbol maçlarına giremiyor. Kızıl Yıldız-Partizan maçına giden arkadaşlar şaşırmışlar; deplasman tribününde ayrı bir bölüme oturtulan ve diğer taraftaki Partizanlılara meşale,torpil, çakmak, para vs atan Partizanlıları anlatıyorlardı. Alcatraz ve Zabranyeni arasındaki, cinayet ve kundaklamalara kadar varan husumeti öğrendiklerinde daha da şaşırdılar.
Maça gidenlerden Efsane Kuzen’in yanına turnikede biri gelmiş “Beşiktaş Beşiktaş” demiş, “nerden tanıdın” sorusuna “bu tipi unutmam mümkün mü” deyip telefonundaki Beşiktaş tribünü fotoğraflarını göstermiş. İçeride de 3-4 ayrı grup bizim arkadaşları tanımış. Sohbet sırasında oraya gitmemizi takdir etmişler, haberlere karşın geleceğimizi düşünmüyorlarmış, içeride bizi görünce hayret etmişler.
Salondan dönerken bindiğim taksinin şoförü Kızıl Yıldızlı çıktı. Maçın sonucunu öğrenince "why not fuck Partizan" diye rekabeti özetledi. Keza Tito'nun mezarını ziyarete giderken konuştuğumuz taksici de. Bu dayı Beşiktaşlı olduğumuzu öğrenince Fenerbahçe ve Galatasaray'ın büyüklüğünden bahsetti. Sonra gülerek "siyah ve beyaz güzel renkler ama biraraya geldiler mi olmuyor, nefret ediyorum" diye ekleyince mevzuyu anladık. Gençlerbirliği'ni bilmesine verdiğimiz aa tepkisini "Toşiç benim arkadaşım, Kızıl Yıldız'da da oynadı" diyerek karşıladı. 1991'deki Şampiyon Kulüpler Kupası finali biletini torpidodan çıkarıp gösterince dayıyı indirip, fotoğraf çektirmek farz oldu tabii.
Futbol peşimizi şehri gezerken de bırakmadı. Knez Mihaylova'nın bitiminde başlayan ve Kalemegdan'a uzanan büyükçe parkın (şehirde küçük park yok zaten) girişinde hediyelik eşya satan standın sahibi abla ağzımızı açık bıraktı. Partizan atkılarına bakarken nereden geldiğimizi sordu, İstanbul'u duyunca Fenerbahçe dedi. Beşiktaşlı olduğumuzu söyler söylemez "kocam Rade Zalad sizde oynamıştı" dedi. "Yuh arkadaş bu kadar olmaz" diyen olacaktır, biz de aynı tepkiyi verdik. Zalad'ın fotoğrafını gösterip şimdi Birleşik Arap Emirlikleri'nde antrenörlük yaptığını ekledi. İçimizden dışımızdan "Zalad'ın amına koyim" dediysek de ablayı fotoğraf arşivine eklemeyi ihmal etmedik.
Maç günü nezarette harcanınca şehri gezmek için 2.5 günümüz kaldı. Süreyi dolu dolu geçirdiğimiz için yetti diyebilirim. Bana kalsa 10 gün daha kalır arşınlamadık sokak bırakmazdım ya. Kızıl Yıldız-Partizan maçının olduğu gün her yer polis kaynadığı için ne olur ne olmaz diyerek Tito yolunda taksiye atladık, onun dışında her yere yürüyerek gittik. Belgrad'ın harika ve yaşanılası bir şehir olduğunu belirtmek gerek. Trafik yok, kalabalık yok, hava kirliliği yok... Şehrin özgün, çekici ve ırzına geçilmemiş bir ruhu olduğunu daha ilk sabah hissettik. 80'ler, 90'lar ve 2000'ler birarada resmen. Eski ve yeni tramvaylar, troleybüsler, otobüsler geniş caddelerde ve sokaklarda gidip geliyor. Yayalara duyulan saygı karşısında utandık ve alışamadık haliyle. Misal daha ilk sabah Sava Katedrali'ne çıkan bomboş ara sokaktaki kaldırımda dikilirken bir sürücü kornaya basarak hayde hayde diye fırçaladı beni. Onun dışında korna sesi duyduğumu hatırlamıyorum. 
O zarif ve olağanüstü güzellikteki kadınların, her yerinden yağ damlayan börekleri yoğurtla götürmeleri karşısında ağzımız açık kaldı. Sokaklarda fırınlardan aldıkları kahvaltılık hamur işlerini yiyen insanların nasıl öyle fit kalabildiği muamma. Yok lan ne muamması, spor yapıyorlar işte. İnanılmaz bir eşofman kültürü var. 
Yeme içme hakikaten çok ucuz. Hamburger stayla pide arasına köfteden oluşan küçük plyeskavitsa 2.5 lira misal. Aynısını burda 10-12 liradan aşağı satmazlar, öyle bir et var içinde. Küçük dediğime de bakmayın, bir tanesi fazla bile gelebilir. Pizza kültürü de acayip. Hayatımda gördüğüm en lezzetli pizzayı burada yedim. Alo Alo'yu unutmam artık. 50'lik bira markette 1.5 lira, diğer içkilerin fiyatları da benzer oranlarda. Bir sürü bara kafeye girdik çıktık, aralarında ciks mekanlar da vardı, ona rağmen İstanbul'da ödediğimiz normal hesap kadar bile cebimizden para çıkmadı. 
1999'daki NATO saldırılarında vurulan binalara hiç dokunmamışlar. Güzelim bakanlık binalarının yanında korkutucu ve iç acıtıcı bir şekilde duruyorlar. Bir yandan hak verip takdir ediyorum, diğer yandan bunun iç siyasette milliyetçilerin eline verdiği kozu düşünüyorum.
Velhasıl deplasmanıyla gezmesiyle olağanüstü bir tecrübe oldu hepimiz için. Döneli 24 saat oluyor, ama orada yaşadıklarımızın ve şehrin yoğun etkisinin nasıl bir iz bıraktığını bunlar tazeyken bile anlayabiliyorum. Bu sevda bitmez...

25 Haziran 2012 Pazartesi

Rüzgarla Yarışırken Koşamaz Oldum


Ben çok mutsuzdum.

2005 yılıydı, Nisan’dı. 2004 ÖSS ile birlikte Trabzon’a giderek hayatımın içine sıçmıştım. Alışamıyordum, olmuyordu. Eylül’den bu yana çok zaman geçmişti ama olmuyordu işte allah belasını versin.

Lise 2 sıralarındayken tesadüf eseri bir grupla tanışmıştım. O dönemler sadece Ahmet Kaya diniyorum ve bundan da şikayetçi değilim hani. Yaşarsam 60 yaşında da onu dinliyor olacağım keza. Neyse. Zuğaşi Berepe idi grubun adı, anlam verememiştim. Çekme bir kasetten dinledim bazı şarkıları. Ne yalan diyim, sevmedim ilk etaplarda.

Lise sona geçtik sonra, ÖSS telaşı. O dönemler aşıktım bir de, ama o başka bir hikaye. Kazım Koyuncu diye birinin kaseti getirildi önüme bir arkadaşım tarafından. “Bu kim ki la?” dedim, “Hani o Zuğaşi Berepe vardı ya, oradan işte bu eleman da” dedi. Viya idi albümün ismi. Gittim eve, teypte Şarkılarım Dağlara takılıydı, ondan sonra Sevgi Duvarı 1500. defa dinlenmek üzere sırada bekliyordu ama Viya’yı o sıraya kaynatmaya karar verdim. Okuldan eve girer girmez açardım ben teybi. Bilgisayar da vardı evde ama, Winamp aynı tadı vermiyordu ve o dönemler internetten her albümü, her şarkıyı bulmak da öyle kolay değildi. Virüsü de yiyebiliyordun zira bir anda. Ya da ben cahildim, her neyse.

Ne kadar güzel bir sesti ya hu. Başka bir şey dinliyordum yani bu sefer. Daha önce hiç duymadığım dilde çalan şarkılardı bunlar. Klasik bir ‘stereotype’ işte, Laz deyince bizim aklımıza TV’de gördüğümüz şiveli ve sıklıkla salak olarak resmedilen tiplemeler geliyordu. Ama bu müziğin o tiplemelere sığan bir yanı yoktu. Sarpi Moleni diye bir şarkı vardı mesela, o kadar fazla dinledim ki; ezberlemiştim artık. Sözleri ne manaya geliyor bilmiyordum, internetten açık bakmak da bir kere bile aklıma gelmemişti ve ekşi sözlükten de haberim vardı oysa ki; ama bakmadım işte.

2004 yılının Ağustos’uydu, İzmir’deydim. KTÜ’ye gideceğim netlik kazanmıştı. Ne hissedeceğimi bilememiş, bir internet kafeye giderek üniversitenin internet sitesine girmiştim. Alacağım derslere bakmıştım. Rusça’yı görünce heyecanlanmış ve heveslenmiştim bile, daha sonra başımın en büyük belası haline geleceğini bilmeden. Kulağımda Kazım Koyuncu çalıyordu. Isındırıyordum kendimi yani Karadeniz ortamına.

Halbuki bu ısındırma idmanına ihtiyacım yoktu. Giresunlu idik biz, aileden. Ben Ankara’da doğmuş, orada büyümüş, o kültürle karakterini şekillendirmiş ve o şehri çok seven biriydim ama sorduklarında “Karadenizliyim ben” diyordum, ne manası varsa. 2005’le birlikte bir daha asla “Karadenizliyim ben” demedim.

2005 yılıydı, günlerden 30 Nisan’dı. Ben gerçekten çok mutsuzdum.

Sonraları kanser olduğu haberini alıp sarsıldığım ama her daim iyileşeceğine inandığım Kazım Koyuncu, hasta yatağından kalkıp Karadeniz Teknik Üniversitesi’ne geliyordu. Trabzon Gazeteciler Cemiyeti ve KTÜ Rektörlüğü’nün desteğiyle ödül almak ve bir konser vermek amacıyla şehre gelmişti. AKM’de yapılacak konser tüm üniversite öğrencilerine açıktı. Bir lise ortamına benzer hazırlık binasından koşar adımlarla çıktım ve olabildiğince erken bir şekilde AKM’ye gittim.

“Aman aman, sevdiğim sanatçı konser veriyor ve kesinlikle gitmeliyim” insanlarından değilim. Çoğu zaman üçüncü sınıf bir barda yapılan üçüncü sınıf amatör müziği tercih bile ederim. Ama buna elbette bazı istisnalar olacaktır. Sonunda böylesine güzel bir adamı canlı izleyebilecektim. Müthiş bir şeydi bu.

Ben Trabzon’da geçirdiğim 7 yılın yegane güzel anlarını, 7 yıl önce bir Nisan ayında yaşadım. Zayıflamıştı, kasketini takmıştı, yorgundu, şarkıların önemli bir kısmını oturarak söylemiş ve bunun için özür bile dilemişti. Öyle yüce gönüllü bir adamdı çünkü. 7 yıl boyunca sosyal olarak büyük bir ayrışma yaşadığım ve bende bir travmaya neden olan insanlar ile, ilk ve son defa, orada kaynaştık ve tek vücut olduk. Şarkıları hep beraber söyledik. Gelevera Deresi’ne eşlik edişimizi Freddie Mercury görse, kıskanırdı. Didou Nana’yı söyledik ve ben bilmediğim dildeki şarkının her harfini ezberimde tuttuğumu o an fark ettim.

Ben, bir insanın bu kadar güzel ve yoğun sevilebileceğine bir tek 30 Nisan 2005 tarihinde, KTÜ AKM’de tanıklık ettim. Ben ki içimde öfke ve nefreti daha yoğun bir şekilde barındırmayı tercih eden biriyim, o an sevgi denen ne idüğü belirsiz iliklerime kadar ele geçirdi beni.

O gün ağlamamak için kendini zor tutarak bir teşekkür konuşması yaptı bizlere, YouTube’da bulabilirsiniz. Ben tekrar izlemek istemiyorum çünkü hüngür hüngür ağlıyorum. Konuştu, çok mutluydu, şarkı söylediği için çok mutluydu. “İnsan bazen unutmak istiyor bu hastalığı” diyordu. O ağlamamaya çalışıyordu ama salonun en az üçte biri ağlıyordu. Onlar da bunu belli etmemeye çalışıyorlardı pek tabii.

Ben o gün çok inanmıştım sıfatını sikeyim, ölmeyeceğine çok inanmıştım. Olmadı işte. 2 ay sonra bir Ankara akşamında ölüm haberini televizyondan duyup, bir ergen gibi kendimi odaya kapatıp ağladığımı hatırlıyorum. Ergen de sayılırdım zaten, Haziran 2005’te henüz 18 olamamıştım, Ağustos’ta olacaktım. Olgunluk da bir yere kadardı.

2005’ten bu yana her yılın 365 gününün dörtte üçlük kısmını hayata küfür etmekle geçiriyorum, en yoğun küfürler 25 Haziran’da zuhur ediyor. Bazen İsmail Türüt’ün suratını görüyorum sağda solda, bu defa küfürler de yeterli kalmıyor. Zaten bu dünyadaki en büyük çaresizlik, eldeki tek seçenek küfür etmek iken onun bile yetersiz kaldığı anları yaşıyor ve yaşayacak olmaktır.

Trabzon’da yaşadığım tek güzel ‘şey’i borçlu olduğum insanı bir şekilde anmam gerekiyordu. O, minnettarlığını, ölmeden hemen önce “Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.” diyerek ifade ederken, bense “Kazım Koyuncu’nun ölmeden önce verdiği son konseri izleyebildim.” diyerek eşitlemeye çalışıyorum durumu.

Sen ölmeyeydin de benim gözlerim ve kulaklarım konser yüzü görmeyeydi bir ömür be abi.


26 Mayıs 2012 Cumartesi

Fırıldak/Gündem #10


*Blogu çok boşladık çok hehe. Her yazısı ile yüz binlere ulaşan blogcunun mütevazı girişiyle hareketlenelim biraz.

*Üzerimizdeki ölü toprağını atıyoruz nihayet. YD’nin harabeye çevirdiği kulüp ya aynı binicem üstüne vurucam kırbacı yolunu takip edecekti ya da özkaynaklarını kullanma yolunu seçecekti. İlkinin cazibesi yoktu haliyle, talip bile çıkmadı; ikincisinin kılavuzları da şimdiye kadar Carvalhal-Tayfur değişikliği haricinde fena iş çıkarmadılar. Hasbelkader oluşmuş kimyanın inanılmaz işlere imza attığı basketbol şubesi ile bir tişört kampanyası yetti iyimserlik için. Tayfur Havutçu’nun gidişi kombine almamızın önündeki son engeli de kaldırınca bünyeleri heyecan sardı.

Kadro lüzumsuz topçulardan temizlenirken yabancılardan Hilbert, Sivok, Ernst ve Fernandes’in bu formayı giymeye devam etmeleri dışında bir beklentim yok. Yerlilerde durum zaten belli. Sivok zam istiyor, hakkı da. Orta yol bulunur inşallahtan başka laf diyemiyorum. Twitter’da Fatih Demireli’nin söylediğine göre Hilbert kesin kalacak –muhteşem bir haber. Ernst futbolu Hannover’de bırakacağını belirtmişti. Orada alacağı birkaç yüz bini geçmeyeceğinden, maaşında indirimi kabul edip burada bir ya da iki sene daha geçireceği fikrindeyim, umudundayım. Fernandes işi ise karışık. İyi bir teklif gelme olasılığı düşük gibi. Takımın teknik reisi olabilecek arzuyu gösterebilir mi? Düzgün bir kadro yönetimiyle neden olmasın deriz en fazla.


*Basketbolcular... Seneye kombineyi cüzdana koyacağız, elzem oldu. Hikaye o kadar acayip ki üzerine fazla yorum yapmak mümkün değil. Türkiye Kupası ve Eurochallenge şampiyonluğunu lig ile taçlandırmak herhalde rüya olur. Fenerbahçe’yi ve Galatasaray’ı eleyerek finale uzanmak dahi tek başına muazzam bir iş. Birçok Beşiktaşlının olduğu gibi benim de rakip tercihim olan Anadolu Efes’i de bu hikayeye dahil edebilirsek... Hafta içi 17000 Beşiktaşlının bir basketbol maçı için bir salona doluşabileceğini söyleyen birine hastırın ötesinde bir küfür terminolojisiyle karşılık verirdim. Ahmet Fetgeri’nin tek tribünlü hıncahınç atmosferinin niteliğini Sinan Erdem’de böylesi bir kalabalıkla yakaladığımızı düşündükçe coşkuyla doluyorum. Lakin Türkçe Olimpiyatları denen aşağılık organizasyon final serisinde bu harika salonu kullandırtmayacak. Alp’in Behzat Ç. yazısındaki sövgüleriyle selam ediyorum bu puşt koalisyonuna.

*Salondan stada... Yeni stadın Dolmabahçe’de yapılacağı büyük ölçüde netleşti. Seyrantepe’de (burayı sponsor ismiyle anmayın bir zahmet) ya da Kadıköy’de oynamaktansa Olimpiyat’ta çile çekmeye razıyım. Şu süreçte en mantıklısı da bu olur. Taraftarı Sinan Erdem’e taşıyan sinerji allahın siktir ettiği yerdeki Olimpiyat’a da yeter. Zaten şampiyonluk beklentisi filan olmayacağı için Beşiktaş’ı gerçekten kucaklayan kötü gün dostları bu takımı her halükarda bağrına basacaktır.

*Hentbolcuların türlü maddi zorlukla elde ettikleri kupa-lig şampiyonluklarına yine şaşırmadık. Övgü cümlelerini tükettik artık.

*İş güç aylaklığın yerini alınca sinemayı son bir aydır öksüz bıraktım. Uzun uzun yazmayayım şimdi, Ferhadi’nin muhteşem filminden sonra İran sinemasından Kiyarüstemi, Mecidi ve Penahi’nin neredeyse bütün filmlerini izlemiştim. Sinemada nitelik arayanlar için bu isimlerin kötü filmleri bile giderli. Aki Kaurismaki’nin Fransa’daki göçmen karşıtlığını özgün üslubuyla ele aldığı görünüşte hafif olan Le Havre’ını, komünizm dönemindeki bir cinayet öyküsünü dönemi arka plana gayet iyi yansıtarak anlatan Polonya yapımı Dom Zly’i, Yasujiro Ozu’nun bulabildiğiniz tüm filmlerini, burada daha önce Voshojdeniye’sinden bahsettiğim Larisa Şepitko’nun Krilya’sını anmadan geçmeyeyim. Clint reyizin J. Edgar’ı ile Angelina Jolie’nin merakla beklediğim In The Land Of Blood And Honey’inin kepazelik olduğunu da araya sıkıştırayım.

*Blog tavsiyesi: Fileli Sepet. İki aydır müptelası oldum.

*Anne Applebaum’un SSCB arşivlerinde yaptığı olağanüstü çalışmanın ürünü olan Gulag’ı okuyorum şu sıra. Yazarın çiğlikle vurguladığı “liberal Batı değerleri”ni referans alarak kullandığı jargon zaman zaman rahatsız edici olsa da belgelerin ışığında ilerleyerek ortaya koydukları dikkate değer. Köle emeği ile biriktirilen sermayeye, gerçekleştirilen ekonomik gelişmeye, kurulan kentlere dair yüzeysel bir fikrim vardı. Applebaum ise bunun nasıl planlı programlı olduğunu ve salt muhalif temizlemeye ve iç-dış düşman paranoyasına dayanan bir psikopatolojinin yön vermediğini politbüro tutanakları ve NKVD yazışmaları ile gösteriyor. Kaptan Yemeğe Çıktı Ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi’deki Bukowski’ye kulak verin derim. Bir de Bahman Nirumand’ın İran’da Soluyor Çiçekleri’ne. Nirumand, İran’daki alçak rejimin temellerinin nasıl atıldığına dair tanıklığını dile getiriyor. Kitabı piyasada bulmak zor olabilir ama çaresi var. (bkz. bir sonraki yıldız)

*Çizgili Forum hakikaten e-kitap deryası. Artık aramayı bıraktığım Tanıl Bora’nın Milliyetçiliğin Provokasyonu’nu orada bulmuştum.

*Memleket siyasetine ilgimi tamamen kaybettim sayılır. Bazen sövmüyorum bile. Dün sik kafalı badem bıyık kürtajla ilgili esip gürleyince bir parladım geçtim. Üstteki fotoğraf mutat politikamız işte. Kaka Kemalizme din gömleği giydirince ak olunuyor. Oksijen hanemizde ise değişiklik yok. Aldığımız azıcık nefeste bile bu pisliğin kokusu baskın.

25 Mayıs 2012 Cuma

Kitabını Siktiğimin Muhafazakarlarının Ülkesi


Estetik ya da edebi bir kaygı gütmeyen bir yazı bu. Bol bol da küfür var içinde. Zoruna gidecek olan varsa baştan siktir olsun gitsin.

Emrah Serbes bir hikaye kurdu ve anlattı onu. Kemal Paşa olmasa Yozgat'tan hallice kalacak olan bir şehrin, cumhuriyetin elitliğinden nasibini almamış ama cumhuriyetin getirdiği zoraki nezaket kurallarından da vazgeçmemiş bir şehrin hikayesini, Behzat isminde bir başkomiser üzerinden anlatma yolunu seçti. Steril İstanbul'un hikayesi değil, kaba, pis, resmi, lanlı-lunlu Ankara'nın hikayesini anlattı. Diziye çekildi bu hikaye. Büyük bir risk alındı aslında ama tuttu işte, internetin velinimetlerinden yararlanıldı. Orjinal bir şey izlediklerinin farkına varan binlerce genç klavyelerinin güçlerini birleştirdiler ve tepeye taşıdılar bu yapımı.

Beğenirsin, beğenmezsin klişesine girmiyorum. Dar bir bütçeyle çekilen böylesine sağlam kurguya sahip bir görsel yapımı beğenmiyorsan, senin ben aklının ta kıvrımlarını sikeyim zaten. Mesele o değil.

Murathan Mungan'ın "pastörize sağcılar" diye nitelediği liberallerin ağzına sakız olmuş bir laf var ya hani, bu memlekette değişim göstermeyen ve özeleştiri vermeyen tek kitlenin 'solcular' olduğuna dair lakırdı. Bu kalıbına tükürdüğümün ülkesinde Abdülhamit'ten bu yana pirüpak kalan tek zıkkım muhafazakarlık. Kelime anlamıyla müsemma; her yangından, her çığdan, her fırtınadan, her depremden, önemli önemsiz her olaydan kendini koruyarak, yek ve daha güçlü çıkan tek şey muhafazakarlık oldu bu sülalesini sikiğimin ülkesinde.

Bu memlekette, ezberlerle anılan siyasi kamplardan hangisinin iktidarda olduğunun, senin benim hayatımıza etkileri arasında çok hafif nüans farkları vardır sadece; 23'ten beri temelde değişen hiçbir şey yok. Muhafazakarlık yönetiyor bu ülkeyi. Ezanı Türkçe okutan adamla din dersini zorunlu kılan general arasında; ya da bir sular idaresi skandalını dahi yönetmekten aciz sosyal demokratla üçer beşer çocuk peydahlatma heveslisi "demokrat" arasında ufak birkaç detay dışında hiçbir ayrılık yok. Senin benim hayatımıza etkileri hep belli bir düzeni temel alıyor ve o düzeni de muhafazakarlık belirliyor çünkü.

Sadece genç nüfus artış göstersin, sistemin işgücü bolluğu artsın, maliyetler azalsın diye mi üçer beşer doğurmanı istiyor senin bu adam? Bunun çok zekice analizi sadece sınıfsal mı olmak zorunda? Zira sen benim solcu ve "ahlaklı" olmayı bir erdem olarak gören idealist gardaşım, hiç o ahlak denen mefhumun ne kerametsiz bir şey olduğunu idrak edebildin mi? Denedin mi ya da ecdadını sikeyim?

Kendine ilerici diyen hiçbir adam görmedim ki bu allahını siktiğimin erk egemen ahlak kurallarını topluca reddedebilmiş olsun. Soyutlukların içinde kaybolmuş, erdem, ahlak, vicdan gibi ne idüğü belirsiz hayalet tabular üzerinden ileriye neyn gitmiyorsun hacıbaba; arkandan sana yaslanan muhafazakara götünü teslim etmiş oluyorsun. O da arkadan sana yasladıkça, "aman da ne ilericiyim, ufkum gayet açık" diyorsun kendi kendine.

Behzat niye batıyor muhafazakara? İçki içtiği, küfür ettiği, pavyona gittiği için değil aslında; bunları yaparken polis olduğu için, bunları yaparken bir yandan da üstlerine siktir çektiği için, bunları yaparken bir yandan da kendisiyle tanışan bir genç kızla aynı evde yaşamaya başladığı için. İlk bölüm değil muhafazakara batan, ilk bölümdeki eylemlerin ikinci bölümdeki eylemlerle birlikteliği.

Çünkü Behzat sadece içki içen, küfür eden, pavyona giden bir adam olsaydı ve polis yerine overlokçu olsaydı mesela, aynı zamanda evine davet ettiği kıza tacizde bulunsaydı ya da evine almayı reddetseydi, üstleri karşısında dut yemiş bülbül sıtayla "onurlu" bir şekilde görevini yerine getirseydi... O zaman batmazdı. O zaman ekranda, "işte alkolik bir adamdan bunlar beklenir zaten" diyen bir kitle olacaktı. Ratingler aynı kalacaktı belki de, ancak muhafazakarlık tehdit edilmeyecekti. Ama şimdi pavyona giden ve erkek egemen dile sahip bir başkomiser, aynı zamanda tanımadığı bir genç kıza kol kanat geren bir kimliğe sahip. Karakolda sorguya çektiği heriflerin ağzını burnunu dağıtıyor ama kapısına gelen Cumartesi Annesi'nin oğlunu katleden adamı ortaya çıkarmak için de çaba sarf ediyor. İşini iyi yapıyor ama kendisine verilen ödül ve para çekine "tabak iyi ama çekin amınakoyim" diye yanıt veriyor.

Muhafazakarı çıldırtan bu kontrast işte. İzleyici siyah ve beyaz olarak iki ayrı pencereden bakmıyor Behzat'a. Onu anlamaya çalışıyor. Yaşadıklarıyla empati kuruyor. Öfkesine mana vermeye çalışıyor. Kendini görüyor izlerken, ya da o güne kadar hep nefretle yaklaştığı birini görüyor, ama Behzat'tan nefret edemiyor.

Geçtiğimiz yıl, başbakan, bazı gençlerin evlenmemek gibi "sapkın" fikirlerinin olduğundan bahsediyordu. Benim spermimin boşa gitmesi neden başbakanın derdi oluyor ki, düşündün mü hiç? Haşa, ürememe hakkını savunan gençlerin sayısı artar ise, ya da ürese bile çocuğuna bu seçim özgürlüğünü tanıyacak aileler artış gösterir ise muhafazakar toplum aşama aşama dönüşecek. Hakikat kontrolden çıkacak ezkaza. Hakikatin kontrolden çıkmasını Kemal Paşa da sevmezdi, Tayyip de hiç sevmiyor.

Kalıbını siktiğimin evlatları, bu kontrol çizgisinden kafasını dışarı çıkarana tahammül edemiyorlar. Kurgusuna bile tahammül edemiyorlar, bırak gerçeğini. 62 yıllık (hatta hadi sen ona de ki 89 yıllık) iktidarın şımarıklığı bu.

Kendine ilerici veya erdemli/ahlaklı/onurlu diyen zırvacılar da su taşıyorlar bu belasına soktuğumun muhafazakarlık çarkına. Hayatının bir döneminde kadınları ahlaki kalıpların içerisinde değerlendirdin mi arkadaşım? Sen de muhafazakarsın. Herkesi sikmek, yatakların kralı olmak istiyorsun, ama sana yüz vermeyen bir kadına bir gün "orospu" diye hakaret etmeyi düşündün mü, ya da ettin mi? Hegel ve Marx'ın diyalektiklerini amuda kalkarak karşılaştır istersen; sen de muhafazakarsın. Sofrayı sürekli kadınların hazırlamasını bekleyip, yedikten sonra da götünü bir koltuğa devirdin mi? Sen de muhafazakarsın. Örf, adet, anane aşkına tüm teamüllere paşa paşa uyuyor ve bir yandan da bunları "ne kadar güzel geleneklerimiz var" diye meşrulaştırıyor musun? Sen de muhafazakarsın.

Senin için annelik, kadın olmaktan daha mı kutsal? Sen de muhafazakarsın. Senin yüzünden Bülent Arınç var o koltukta. Senin yüzünden evlenmemek ve çocuk sahibi olmamak devlet katında büyük günah. Senin yüzünden Behzat Ç şikayet ediliyor. Senin yüzünden yayından kaldırılma ihtimali var.

Allahını, kitabını, ahlakını, değerlerini, örflerini, adetlerini, geleneklerini, toplumunu siktiğimin çocukları. Bu ülkede nefes almamıza vesile olan ne varsa elimizden almaya kararlısınız küstah puştlar.

Benim hikayemi anlatıyor bu dizi. Kahraman değil Behzat, Emrah'ın da söylediği gibi, yavşağın teki hatta. Bir idea sunmuyor kimseye. Bir fikri pazarlamıyor. Sosyal bir mesaj vermiyor. Yaşıyor işte toynağını siktiğimin ülkesinde. Yaşamaya çalışıyor.

Bırakın da bari bu elimizde kalsın, ağzına sıçtığımın bebeleri.


3 Şubat 2012 Cuma

A.C.A.B. #22


El Ehli
Related Posts with Thumbnails