14 Aralık 2013 Cumartesi

Panionios Hikayesi

“Fikstüre endeksli hayatlar” pankartındaki gibi kendimizi Beşiktaş takvimine uydurduk. Eurocup kuralarından evvel Yunanistan, Sırbistan, Rusya veya Doğu Avrupa’da bir yere deplasmana gitme planımız vardı, kuralar çekildikten sonra Panionios’u ve Atina’yı daha çekici bulup seçimi yaptık. Başta 6 kişiyken sınav durumları, vize çıkmaması gibi aksilikler nedeniyle 3 arkadaş yola koyulduk. Tabii tribünden arkadaşlarımız tanıdıklarımızla filan sayı 20’yi geçti.


Öncelikle Atina’nın gezmeye görülmeye değer bir yer olduğunu söylemek lazım. Toplu taşıma ile her noktaya kolayca ulaşılabiliyor. Krizde boşalan cepler nedeniyle insanların % 90’ı (oranı gördüklerime dayanarak kıçımdan salladım tabii) otobüs, metroya, tramvaya biletsiz biniyor. Betonu bol ama İstanbul gibi hunharca talan edilmemiş düzenli şehrin insanı yürümeye iten çekiciliğini bir yana bırakıyorum, Monastiraki meydanında “salepi” (sonundaki i harfini çıkarmadan da anlayabileceğiniz yüzlerce Yunanca kelimeden biri) satan dayının, Türkçe konuştuğunuzu duyup “ne dedin anlamadım” şeklinde muzipçe laf atmasına tanık olabileceğiniz bir yer burası. Yemeklerin benzerliği meşhur zaten, sıfır İngilizce ile “bifteki”den “kadayifi”ye kadar geniş bir menü ile karın doyurmak mümkün. Portakal ağaçlarıyla renklenen sokaklarında dolaşmanın tadı ise portakalın ekşi ve acımsı tadıyla örtüşmüyor.

Yunan kokoreçini ararken epey yol teptik ama şehir merkezi turistik bölge olduğu için o tarafta bulunmadığını tecrübe ettik. Bir akşam hostelin karşı sokağından aldığımız kokuyu kokoreç mi lan acaba diye takip ettik, fakat koku bizi Kosta dayının her yanı AEK ile dolu 15-20 metrekarelik souvlaki-gyros dükkanına götürdü. Burdan görüp de yolu düşen olursa (teytey) uğrasın. Ayaküstü ucuz lezzet deryası. Tribün Dergi’de sözleşip buluştuğumuz, Atina'da yaşayan Karşıyakalı Yetkin sağ olsun, sayesinde Syntagma'ya çıkan Nişantaşı benzeri ana cadde üzerindeki orta halli bir restoranda ayıptır söylemesi tıka basa yiyip gayet cüzi bir hesap ödedik ki şehrin genelinde fiyatlar çok uygundu. İsmini hatırlamadığım bu restoranda çalışan İstanbul göçmeni Fenerbahçeli abi Paoklu çıktı ve tabii "bizim fanatikler sizinle dost" dedi. Aynı sözleri hosteldeki dayıdan ve Nea Smyrni'den (İzmir'den göçenlerin ve Panionios'un semti) otobüsle geçerken Galatasaray-Juventus maçını verdiğini görünce inip girdiğimiz souvlakicideki Panathinaikoslu bir elemandan da işitince Beşiktaş-Paok mevzusunun yaygınlığına kani olduk. İlginç bir şekilde, Beşiktaş lafını duyan direkt Paok diyor. Takım konusu açılmışken, Pire'ye gitmediğimiz için olsa gerek duvarlarda Olympiakos ile alakalı pek bir şey göremedik, Omonia taraflarında PAO graffitileri hakimdi, anarşistlerin semti Eksarhia'da ise AEK ve Original 21 yazılamaları çokçaydı.


Maça gelirsek... Tramvay hattının son durağındaki salon şehrin ücra bir noktasındaydı. Taksici bile elimizdeki haritadan bir şey çıkaramayıp bir arkadaşına sordu salonun yerini. Atina'da okuyan İskeçeli çocuklarla beraber sayımız 25'i buldu. Ahım şahım bir performans gösterdiğimizi söyleyemem ama yine de fena değildik. Bir kere İstanbul diye bağırdık, salondaki 150-200 kişi düğmeye basılmış gibi hopladı -bayağı komik bir görüntüydü. Onun dışında dostça ortam vardı, zaten anti-faşistliğiyle bilinen Panthers'den ters bir hareket beklemiyorduk. Bir ara ozan atışması gibi onların bestelerine aynı melodiyle karşılık verdik. Devre arasına yakın salona gelip "ölümüne ölümüne ölümüne Kara Kartal" diye tezahürat başlatan Gate 4'ten iki manyak ortamı şenlendirdi. Maçın ardından Omonia'daki Gate 4 dernek binasında bizi bekleyen diğerleriyle buluşup atkılarımızı verdik (1995'te aldığım atkıya FEDA dedim), tişörtler atkılar aldık. Stickerlar yapıştırıldı, Deve Erol'un yaptığı pankartla fotoğraf çektirildi. Dernekte başlayan içme faslı Eksarhia'da son buldu. Beşiktaş'ı sevmeyen Paoklu sayısı azımsanmayacak derecede, ancak seven ve sahiplenen bunlar gibi arkadaşlarla birkaç saat geçirmenin keyfi ve güzelliği de çok başka.


Bu arada Panionios küçük bir tayfaya (Panthers) sahip olmasına rağmen epey tırsılacak bir kadroya sahip. Devre arasında yanımıza hafiften dayı dayı gelen 4 yarma gözaltında oldukları için (emanetlerle ve otla yakalanmışlar) maça anca girebildiklerini ve bu yüzden bizi karşılayamadıklarını söyledi. Maç içinde de "mpatsoi gourounia dolofonoi" (domuz katil polis) diye uzunca bağırdılar. Yanlarındaki kafası güzel, buram buram bali kokan bir anarşist eleman ise Panthers tişörtünün üstüne taktığı Beşiktaş atkısıyla "burda Panionios, Türkiye'de Beşiktaş" deyip sarıldı boynumuza. Tribün demek değişik adam demek zaten.

Yanlış salona gidip maça geç kalsa da (heheh) Yetkin'e bir de buradan teşekkür edeyim yaptıkları ettikleri için. Atina deplasmanını güzelleştirdi sağ olsun. İkinci tur kuralarını bekliyoruz artık.

22 Mart 2013 Cuma

PAOK, Thriskeia, Tromokratia!



Partizan planı yapıldığında bir sonraki durak olarak bir PAOK maçını kenara yazmıştık. Belgrad dönüşünde fikstüre baktık ve mart ortasındaki Panathinaikos maçı için hazırlıklara başladık. Toumba’da bir pankart da açmak istiyorduk ama tembellikten yapamadık. Aslında bir anlamda iyi de oldu; PAOK tribünlerindeki grup sayısının fazlalılığı ve güç dengesinde ağır basan merkezi bir grubun olmaması nedeniyle şimdilik ilk adımların böyle atılması yerinde oldu herkes açısından. Zaten yapsak bile pankartı açamayacaktık, zira 6 taraftar 9 aydır haksız yere hapiste olduğu için tribünde sadece bununla ilgili birkaç pankart vardı. Maçtan önce de şehir merkezinde protesto gösterisi düzenlendi.

Son yıllarda internetin de etkisiyle temasların artması Beşiktaş-PAOK bağına epey katkıda bulundu. Bizim taraftaki PAOK seslerine temkinli yaklaşırken, Selanik’e giden Galatasaraylı ve Fenerbahçeli arkadaşların tanıdıkların “durumun farkında değilsiniz, şehirde Beşiktaş’a büyük sempati var” minvalindeki sözleri bizi fişekleyen motivasyon kaynaklarından oldu. Biz “8-10 kişi gidelim artık da bu iş ilerlesin” derken, Gate 4 ekibi de “sağlam gelin artık” serzenişindeydi. Elde olmayan sebeplerden fire versek de 6 kişi çıktık yola sonunda. Beşiktaş-PAOK muhabbetini yakından takip edenlerin çok iyi tanıyacağı Beşiktaş manyağı Stavros, Tribün Dergi’den birkaç Galatasaraylının arkadaşı Aris ve aralarında Ayhan abinin de olduğu bir grup Beşiktaşlı ile dostluk bağı olan Gate 4’ten insanlarla görüşmek üzere sözleştik.



Cumartesi sabahı şehre erken saatlerde girdik, öğlene kadar gezip tozduktan sonra Aris’le buluştuk. Karslı bir aileye mensup olan Aris’le tanıştıktan 10 saniye sonra bana “aralarında Avrupalı tipi olan sadece sensin” demesi, akabinde bizim grupta doğru dürüst İngilizce bilen tek kişi olmam hasebiyle diğerleri hakkında Türkçe “çoban” sözcüğünü kullanması bizi kahkahaya boğdu haliyle. Bizi Toumba’daki PAOK Store’a götürürken şehir, PAOK, Aris, Iraklis, Olympiakos vs. hakkında birçok şey anlattı. Takım son antrenmanı için hazırlandığından, Toumba’ya giremedik. Kadıköy'e gelenlerden biri olan Store'daki kasiyer Beşiktaşlı olduğumuzu öğrenince hepimize küçük hediyeler verdi. O sırada Aris, PAOK efsanesi haline gelmiş Pablo Garcia’nın kulüple ilişkisinin kesileceği haberini verdi. Selanik’e gitmeden önce yaptığımız planda olan Atina gezisini iptal etmemize yol açan akşamki PAOK-Aris basketbol maçında tekrar buluştuğumuzda PAOKluların bu karara ne kadar öfkelendiğini gördük.

Basketbol maçında atmosferi daha iyi yaşayalım diye Aris bizi pota arkasındaki tayfanın arasına götürdü. Ancak daha önce aramızda konuştuğumuz ve varlıklarından haberdar olduğumuz faşo gruplardan Makedones’in yanına düşmüşüz. Armadaki Türkiye bayrağını fark edince bizi itip kakan bir denyo ile yanındaki 2-3 ergen tadımızı biraz kaçırmadı değil. Yerimizi değiştirdiğimizde o noktada asılı duran Makedones pankartını gördük de aydık duruma. “Biz bu tatsızlığı unuttuk” desek de “parmağınızı bir kağıt bile kesse, o kağıdı yakarız” diyerek defalarca özür dileyen PAOKlu kardeşlerimiz salonda görevli olarak çalışan elemanla ilgileneceklerine söz verdiler. Neyse... 0-11 başlayan maçta PAOK öne geçince coşku arttı. Özellikle de ilk yarı biterken, Aris futbol takımının yenilip küme düşmeye bir adım yaklaştığı anonsu yapılınca salon kendinden geçti. Kendilerine Türk diyen Arislilere karşı “anneniz sizesöylesin, Türkler sizin babanız” tezahüratını söyleye söyleye Aris’i yendi PAOKARA.

"Polisler, TV ve neo-naziler... Hepsi aynı dükkanın ürünleri."

Ertesi sabah Stavros bizi otelden alıp evine götürdü. Muhabbet ilerlerken, daha önce pek çok kez Selanik’e PAOK için koşan Mehmet abi ve Stavros’un “Beşiktaş hakkında kötü bir şey söyleyen siz bile olsanız, sizin canınızı yakar” dediği Vasilis geldi. Çok az olan İngilizcesine rağmen coolluğu, tavırları ve bir anda patlattığı slogan ve tezahüratlarla kalbimize taht kuran bu devi anlatmaya kelimeler yetmez. Daha sonra gelen, arabasında Fuat Saka ve Davut Güloğlu çalan Trabzonlu Yannis de cabası. Biraz Almanca, biraz Türkçe, biraz İngilizce, biraz Yunanca ile çok az konuşmasına karşın bir dost kazandığımızı hemen hissettik. Hayata bakış açısı üç aşağı beş yukarı aynı olunca, maçtan sonra vedalaşırken “kardeşim”ler “gardasi mou”lar havada uçuştu tabii.

Biz kahvaltı yaparken, kokusu bile adamı sarhoş etmeye yetecek absentten yarım şişe deviren Stavros’un, 700 beygirlik arabasıyla manyakça bir hızla Toumba yolunu tuttuk. Gate 4 tayfasının takıldığı, stada 5-10 dakika yürüme mesafesinde olan Konaki kafeye giderek Kostas, Dimos, Antonis ve diğerleriyle tanıştık. Bu arada, İstanbul’dayken kontak kurduğumuz Gümülcineli ve İskeçeli Beşiktaşlılar da geldi. 12 Beşiktaşlı Gate 4A’da yerimizi aldığımızda, önceden bilmemize rağmen, rock bardan fırlama tribüncülerle karşılaşınca şaşırmaktan kendimizi alamadık. Partizan tribünlerinde gördüğüm ot ve alkol burada da gırlaydı. Biletleri herkesin kendisinin okutarak aramasız içeri girmesi, stada polisin sokulmaması ve kamera olmaması da kayda değer. Ancak Kostas, ilk kez bu maçta birkaç kameranın yerleştirildiğini belirtti ve arkamızdaki direğe kurulan kamerayı gösterdi. Herkes atmosferin zayıf olduğunu vurgulasa da, federasyonla yaşanan sorunlar nedeniyle az sayıda olduğu söylenen meşaleler (bize göre çok bile!) ve PAOK oyunun kontrolünü ele aldıkça ivmelenen tezahüratlar gayet iyiydi. Durup durup tribünün eski havasının ve sertliğinin kalmadığını söyleyen Stavros'a bir şey diyemedik tabii. Bitik PAOK tribünü buysa, eskisini tahayyül edin artık. 2-0'dan sonra yaklaşık 1500 kişinin PAO'ya küfrede küfrede yaptığı pogoyu izlemek de ayrı bir keyifti. “PAOK thriskeia tromokratia...” yani PAOK, din, terörizm diye başlayıp onur, zafer, Pablo Garcia diye biten tezahürat maç içinde sık sık tekrarlandı; kulübün Rusya göçmeni yeni sahibinin Demirörenvari vaadleri (yıldız transferi, yeni stad vs) ile Pablo Garcia'nın takımdan yollanması tribün açısından neler getirecek, bakacağız.



Şehre gelirsek... Her taraf PAOK yazılamalarıyla dolu; şehrin % 60-70'ini gezdik, Aris ve Iraklis ile alakalı çok az şey gördük. Şık caddeler ve sokaklardaki boş dükkanlar hemen göze çarpıyor. Hafta sonu (pazartesi de ulusal tatildi) olduğundan mıdır nedir, gençliği gündüz fazla görmedik. Sabahın köründe sokaklarda kafası güzel bir halde yürüyorlardı genelde. Yaşlı kuşak ise kafelerde ve pazarda. Krizden sonra halk evlere kapanmış sanırım ki şehir gayet tenhaydı. Dillere destan Yunan rahatlığını acı bir şekilde tecrübe ettik. Alışveriş kısmını pazartesi hallederiz demiştik, yeme içme dışında açık dükkan bulamadık. Beynelmilel dilenci topluluğu da dikkati çeken ve durumu ele veren bir başka nokta. İzmir'i gören arkadaşların söyledikleri hep aynı: Burası fazlasıyla İzmir'i andırıyor. Şehir merkezindeki çarşı ise yolu, tezgahları ve düzeni ile Köyiçi'ni hatırlatıyor. İnsanlar zaten bizden farksız, öyle ki bize yol soranlar bile oldu. Duman altı kafeleri, eski otobüsleri, yere atılan çöpler ile Türkiye’nin Yunanca konuşulan bir şehrinde gibi hissettik çoğu zaman. Ama aynı Belgrad’da olduğu gibi, en alakasız sokak aralarında bile öyle güzel kafeler ve barlar karşımıza çıktı ki...  Şehir merkezinde bir anıtın önüne anarşistlerin astığı pankartı 3 gün boyunca indiren olmadı, bu da ayrı bir şaşkınlıktı bizim için.


Bütün bunların dışında anlatılacak o kadar çok şey var ki... Yunanların her cümlede en az bir kere malaka (bizdeki göt, ibne, yavşak gibi hem küfür hem samimiyet babında kullanılabilen bir sözcük) demesi... Gate 4'ün kafesinde o kadar “tipsiz kılıksız” tribüncünün arasında arkadaşıyla oturan doğma büyüme Selanikli Toto amca ile yaptığımız Türkçe sohbet... Sahilde bisiklet yolunda yürüyen Cihan'ı dayının tekinin “çingene” diye kalaylaması... Stavros'a bilet parasını vermeyi teklif ettiğimizde bizi parçalarcasına azarlaması... Stavros'un “bir dahaki gelişinizde otel yok, eviniz burası” diye 30 kere kafamıza vurması... Aralarında konuşurlarken otelimizin isminin geçmesiyle kulak kesilip Vasilis'in Stavros'u “çocukları niye evinde ağırlamadın” yollu payladığını anlamamız... Kostas'ın Ümit'i tribündeki arkadaşlarına gösterip “kime benziyor” diye sorması sonrası gülüşmeler ve maç başlarken sete çıkan Gate 4 lideri Stavros'un Ümit'in ikizi olduğunu fark etmemiz... Kavala kurabiyesi ararken girdiğimiz şahane pastanenin sahibinin Maçkalı çıkması, bizi ikrama boğup yarım saat muhabbet etmesi... Keza dönüş için otobüse binmeden önce girdiğimiz kafede rastladığımız, ailesi Çanakkaleli ve Edirneli olan Almancı Mike dayının ikram ettiği enfes hamur işi tatlı ve gururla bahsettiği Türk arkadaşları... Ve elbette Alpar Turizm'in belkemiği, otobüs yolculuğumuzun neşesini katlayan Hasan abi...


Selanik koca balkonlu evleriyle ve pek tabii sahile çıkan sokaklarıyla çok güzel bir şehir. Beşiktaş-PAOK vesilesi dışında da gezilmesi görülmesi, insanlarıyla tanışılması gereken bir yer. Bizim için artık senede en az bir kere gidilecek bir ev olduğunu şimdiden söyleyebilirim. Buna ekleyecek başka bir şey de bulamıyorum. PAOKARA SAGAPO!

Sevmeye Engel Değil Mesafeler (PAOK Macerası)


[Yazı Cihan'dan.]

Partizan deplasmanı ekibiyle bu sefer de sözde Selanik, özde PAOK için yola düştük. Ben PAOK’u ilk kez 90’larda bizim basket takımının Aris’le yaptığı maç sonrası duymuştum. Arislilerin oyuncularımıza saldırdığı maçın akşamında PAOK taraftarları, bizim takımın kaldığı otele giderek Beşiktaş'ı sahiplenmişlerdi. Bu olay zaten başlı başına bir sempati kaynağıydı ama sonraki yıllarda, özellikle internetin de yaygınlaşmasıyla, PAOK hakkında çok daha fazla bilgi sahibi olunca, bu macera da kaçınılmaz oldu.

İlk kez kara yoluyla sınırı geçecek olmamız yolculuğa değişik bir hava katıyordu.  İyi-kötü yaşayabileceğimiz tüm senaryoları konuşurken sınıra kadar gelmiş olduk. Türkiye'den çıkarken yaşadığımız pul krizi, tırların arasından çayıra doğru koşturmamızla son buldu. Yunanistan sınırında ise kontrol noktasının fotoğrafını çekip yan yan sınıra doğru ilerlemem "Belgrad'da olduğu gibi yine gözaltına alınacağız" kaygısı yaratsa da, polislerin bu hareketime anlam verememesi olayı kendiliğinden tatlıya bağladı. Sınırı geçtikten sonra gördüğümüz ilk araç ise heyecanımıza coşku kattı.
Sınırı geçtikten sonra karşımıza çıkan ilk üst geçidin altındaki PAOK yazılamasını da beynimize kaydettik.

Sabahın erken saatlerinde şehre girdiğimizde, daha önce şehir hakkında duyduklarımızın birebir doğru olduğunu gördük. Özellikle sahil şeridi İzmir'in bir tür minyatürü gibiydi. Beyaz, küçük ve eski evleri, portakal ağaçları, tüm katı kaplayan balkonları ve eski tip televizyon antenleriyle Selanik tüm şirinliğiyle keşfedilmeyi bekliyordu.

İlk gün öğle saatlerinde Aris'le buluştuk. Toumba Stadı'nı ve PAOK Megastore'u gezdik. Mağaza çalışanı Beşiktaşlı olduğumuzu öğrenince büyük ilgi gösterdi. Fenerbahçe maçı için deplasmana gittiğini büyük bir gururla anlattı. Bize anahtarlık, uçurtma, çakmak vb. ürünler hediye etti. Takımın antrenmanı olduğu için stadın içine giremedik ama stadı boydan boya dolaşma şansımız oldu.

Akşam Aris maçı için PAOK Sport Arena'ya gittik. 10 euro olan maç biletimizi alıp turnikeye doğru ilerlediğimizde güvenlik görevlisinin olmamasına çok şaşırdık. Bileti her taraftar kendisi turnikeye okutup salon kapısına doğru gidiyordu. Bilseydik çift turnike yapardık diye aklımızdan geçmedi değil... Salon kapısında ise polislerin çok yalandan arama yapmaları sonrasında salondaki yerimizi aldık. Yunanistan'da da deplasman yasağı olduğu için polis sayısının çok az olduğunu öğrendik.

G4'ün olduğu tribünde çok sayıda ACAB sweatli taraftar vardı. Partizan'ı zaten bekliyorduk ama St. Pauli t-shirtlü taraftarlar da dikkatimizi çekti. Acemilik ve şanssızlık birleşince salona girer girmez faşizan bir grup olan Makedones'in yanına düştük. Aris taraftarı PAOK'u 'aşağılamak' için "siz Türksünüz" der. PAOK taraftarı da bu yüzden maçın öncesinde uzun süre "Biz Türküz, sizin babanızız" anlamına gelen marşlarını söylediler. Hem bu marşı söyleyip, hem de bizden rahatsız olduğunu belli edenler ise faşizmin beyinsizliğinin uluslararası olduğunun çok iyi bir ispatıydı.
Ertesi gün ise Selanik maceramızın baş kahramanı Stavros'la buluştuk. Yunanistan'da üretilen ne kadar çeşit börek varsa hepsini toplayıp bitene kadar zorla yedirdi. Kahvaltı faslının ardından birer ikişer arkadaşları gelmeye başladı. Filmlerden gördüğümüz Arjantin mafyası imajına sahip olmasına rağmen inanılmaz bir çocuk yüreğine sahip olan Vasilis ve Davut Güloğlu hayranı olan Yannis'le tanıştık. "Elinizi kağıt kesse biz o kağıdı yakarız" diyen bu abilerimize maç bileti parasını vermeye çalışmamız ise bizim malaka*lığımız olarak tarihe geçti.
7 bardak Absinthe içen Stavros'un önderliğinde, G4 taraftarlarının takıldığı kafeye doğru yola çıktık. Burda da Beşiktaş dendiğinde gözlerinin içi gülen çok güzel insanlarla tanıştık. Yeterince bizimle vakit geçiremedikleri için özür dileyenler, kendi atkılarını verenler, "150 bin dolarım olsa binerim Ferrari'ye" bestesini söyleyenler, fotoğraf çektirenler, bizim için Beşiktaş kıyafetlerini giyip maça gelenler... Duygularımızı saklamaya çalıştık ama boşaydı. Bu insanlar Beşiktaş'ı gerçekten seviyorlardı ve sürekli bizimle, takımla, tribünle ilgili yeni şeyler öğrenmeye çalışıyorlardı. Ağzımızdan çıkan İnönü Stadı lafını Şeref Bey olarak düzelttiler; sanırım bu detay her şeyi tam olarak anlatmaya yetiyor.
Kafeden hep birlikte çıkıp stada doğru yürüdük. G4 tribünün polislerden kurtarılmış olduğunu, etrafta hiçbir polisin olmadığını gururla anlattılar ki ne kadar gururlansalar az. Turnikenin girişinde sadece kendi derneklerinden birileri duruyor ve sadece tanımadıkları taraftarları arıyorlar.

Maçın başlamasına kısa bir süre kala üç taraftar sahanın içine girdi. Biri tribünleri coşturken diğeri devasa PAOK bayrağını sallıyordu. Öbür taraftar davulu orta sahaya koyduktan sonra diğer amigolar da yanına geldi. Davula her vuruşlarında tribün PAOK diye inledi. Her maç öncesi bu ritüelin yapıldığını öğrendik.
Her maçtan önce, kadrolar okunmadan yapılan anons da şu şekildeymiş: “Yunanistan’dan ve tüm dünyadan PAOK’u desteklemeye gelen taraftarlarımız... Hoş Geldiniz!

Maç boyunca sadece bir kere “Paokara exo trela“yı söyledikleri için tezahüratlarına çok eşlik edemedik. Beklediğimizden daha az Partizan diye bağırdılar (Daha önceden gittiğimiz Partizan maçında çok daha uzun süre PAOK tezahüratı yapılmıştı). Maç boyunca 20’den fazla beste söylediler ve gerek yaptıkları pogolarla, gerekse de meşalelerle coşkuları hiç dinmedi. G4 dışındaki tribünler ise sadece gol zamanlarında tezahüratlara katıldılar; bunda en büyük payın deplasman taraftarı yasağı olmasıdır diye düşündük.
Maçlar dışındaki Selanik maceramıza gelirsek… Paskalya orucunun başlangıcı nedeniyle resmi tatil olması en büyük handikapımızdı. Yolculuğa çıkmadan önceden gitmeyi planladığımız Atatürk’ün Evi, müzeler vb. yerleri maalesef göremedik.

Iraklisli taksiciyle kısa bir yolculuk yaptık. Siz PAOK’un kardeşisiniz biliyorum, biz sizi pek sevmeyiz dedi. Buna rağmen hem yanlışlıkla fazla para verdiğimizi görüp uyardı; hem de bazı sokak isimleri söyleyerek dikkatli olmamızı istedi. Bir sorunla karşılaştığımızda aramamız için telefon numarasını bile verdi. Diğer bir taksici ise bizi bahis kuponuyla karşıladı. Beşiktaş’ı handikaplı yaz dedik; maç sonrası kulağımızı epey bir çınlatmıştır. Bir de PAOK’lu taksiciye rastladık. Galatasaray ve Olimpiakos’u birbirine benzetip “Bu takımların paraları var, devlet destekli oldukları için başarılar“ dedi, hiç kesmedik konuşmasını…

Selanik nüfusunun %70’inin göçmen olduğunu duymuştuk. Rastladığımız insanlar ve girdiğimiz mekanlarda da bunun ispatıydı. Futbol maçı öncesi G4’ün kafesinde Toto Amca “Sizin burda ne işiniz var uşaklar“ dedi; maça gideceğimizi öğrenince de yine Türkçe’siyle “Gidin gezin hava güzel“ diyerek hepimizi güldürdü. Şehrin sokaklarında gezerken, köy derneği görünümlü bir mekanın duvarını kaplayan PAOK posterini görünce hemen içeri daldık. ‘Açmayın Dedeler‘ tarzında bir foto çekip hemen çıktık çünkü Türkiye’den geldiğimizi öğrenince hiç hoş karşılamadılar.

Hediyelik bir şeyler almak için girdiğimiz bir pastanenin çalışanları ise, Türkiye’den geldiğimizi duyduklarında çok heyecanlandılar. 60-65 yaşlarındaki bir amca, dedesinin Maçkalı olduğunu anlatırken gözleri doldu. Anne ve babasının Türkçe bildiklerini ancak kendisinin hiç konuşamadığını söyledi. Bize abartılı diyebileceğimiz kadar ikramda bulundular; hatta bununla da kalmayıp Türkiye’den bir mekan adı söyleyip oraya gitmemimizi, arkadaşlarının bizi çok iyi ağırlayacağından bahsettiler.
Hasan Abi’yi ise en sona sakladım. İskeçe’de yaşıyor, Alpar Turizm çalışanı. Kahkahalarla yolculuk yapmamızı sağlayan, çok temiz kalpli ve yardımsever bir insan. Eğer Selanik’e gitmek isterseniz Hasan Abi’nin olduğu otobüsü seçin, hiç pişman olmayacaksınız.
* malaka: Birçok anlama gelen, Yunanistan'da bir sıfat gibi neredeyse her cümlede kullanılan bir çeşit hakaret sözü.
Related Posts with Thumbnails