
Diyarbakırspor'un üzerinden estirilen ırkçı rüzgardan başlamalı. Beşiktaş tribünleri son dönemde sıradanlaşma belirtileri gösterse de, ülke ortalamasının üzerinde olduğunu, farklı yapısını yine ortaya koydu. Maç sonuna doğru zaman geçirme denen "profesyonelliğin" bokunu çıkaran Diyarbakırsporlu oyuncuların tahrik edici tutumlarına rağmen, bırakın ayrımcı slogan atmayı, Diyarbakırspor karşıtı tezahürat bile yapmadı. Maç öncesindeki olumlu tabloya, bana doğru bir adım atana ben on adım atarım mottosuyla yaklaşıp kapalıyla siyah-beyaz çekerek ve 90 dakika sonunda "Beşiktaş, Beşiktaş" diye bağırarak katkı yapan Diyarbakırsporlu taraftarları da kutlamak gerek. Diyarbakırspor hazzetmediğim bir kulüp olsa da, taraftarlarını bundan ayrı tutuyorum. 80 küsur yıldır yok sayılmışlık ve ezilmişlikle yoğrulan bir kimliği temsil ediyorlar. Dünkü kardeşlik havasına bu nedenle çok sevindim, Beşiktaşlı olmakla bir kez daha gurur duydum.
Maç hakkında söylenecek ne var ki... Mustafa Denizli'nin, rakibini ciddiye almadığı, rahat yenerim havasında olduğu çok açık. Yusuf ve Nobre isimlerinin ilk on birde yer almalarına başka yorum getiremiyorum. Bunlara formsuzluğu tavan yapan Nihat'ı da katabilirim. Nihat gibi Beşiktaş'la özdeşleşmiş bir futbolcunun üzerine bu kadar gitmek yanlış. Onu kenarda oturtmak şu süreçte herkesin yararına.

Beşiktaş İnönü'deki en baskın oyununu oynadı demek doğru olabilir ama yanıltıcı. Diyarbakırspor'un hali ortada. Forvetleri dışında vasatı aşabilen oyuncuları yok. Ferrari-Sivok-Fink-Ernst dörtlüsünün idman havasındaki savunmaları da bunun göstergesi. Fink çıkana kadar Diyarbakır çok mahkum kaldı. Fink'in üzerinde durmak gerek; çift yönlü oyunun kralıydı dün. Ernst'in klasikleşen performanslarına yakınsadı. Yusuf'un hücumda yapamadıklarını becerdi; aralara sızdı, kritik paslar attı...
Bireyleri çok konuşuyoruz, yeriyoruz ama takımın asıl sorunu organizasyonda. İki dış bekinin de formda olduğu Beşiktaş, bu bölgelerden ekmek yiyemiyor mesela. Hücumlarda ne İbrahim Kaş'ın ne de İsmail'in kademesine giren yok. Yalnız kalıyorlar, ya zorlama ortalara yöneliyorlar ya da adam eksiltmeye çalışıyorlar. Dün ileri üçlünün kenarlarında sözde oynayan Nihat ve Tello'nun yer değiştirmeleri filan ne amaçla yapıldı, anlamak mümkün değil. Beklerine savunma ve hücumda destek vermezler, sürekli içlere kaçarlar; heba edilen kornerler ve serbest vuruşlar var bir de. Rakip teknik direktörler için Beşiktaş'a karşı taktik üretmek gereksiz. Mustafa Denizli'nin taktiğini uygulayıp topu rakibe bıraksınlar, topun arkasına geçsinler, alanı daraltsınlar yeter.
Nobre ısrarına değinerek maçtan sonraki şiddetli baş ağrılarımı hatırlamak istemiyorum. Baskılı oyunda bile yokları oynayan, sadece Ernst'in önüne indirdiği bir kafa topu olan Nobre'nin yediği küfür sayısı aldığı paranın miktarı kadardı neredeyse. Hele form tutan Bobo'nun 75 dakika kenarda bekletilmesi, Fink'le değiştirilmesi... O dakikadan sonra orta saha Ernst'e kaldı, Diyarbakır maden buldu. Zaten pek bir şuur bulunmayan Beşiktaş hücumları ise şuursuzluğun dibine vurdu. Bobo, Ekrem'in ıskalamasıyla önüne düşen topu kaleciyle beraber kaleye soksaydı da aynı şeyler söylenecekti tabii. Müdürün bir oyun düzeni, düşünülmüş organizasyonlar kurgulamasını filan istemiyorum; doğru dürüst tercihler yapsın yeter. Şimdilik sadece bu bile bizi memnun edebilir.
Gün geçtikçe görülen bir şey daha var ki, insanı dehşete düşürüyor: Tabata tam bir fiyasko. Parasını pulunu geçtim, kesinlikle Beşiktaş ayarında bir topçu değil. Sütçü beygiri dediğim Delgado'nun yanına bile yaklaşamaz. Kadro atıl adamlarla doldu. Nasıl temizlenecek, düzene sokulacak, efektif hale getirilecek; bir şeyler söylemek, akıl yürütmek çok zor. Görünen o ki kongre de çare olmayacak. Hayırlısı...









