30 Ocak 2010 Cumartesi

Beşiktaş Varken Zaytung'u Kim Ne Yapsın

Beşiktaş sıradan, Antalyaspor kötü, hakemler çapsız... Maçı bu şekilde özetlemek mümkün. Uzun uzadıya irdelemenin manası yok. İçimden de gelmiyor zaten. Yardımcı hakem gördüğünü yanlış yorumlamasaydı, muhtemelen 0-0’dan bahsediyor olacaktık. Unutulmaya mahkum İtalyancamla il solito tran tran diyesim geldi Beşiktaş için.

Beşiktaş’ın oyun düzeniyle alakalı bir şeyler yazmaktan sıkıldım. Her maçın ardından aynı tespitleri farklı cümlelerle yazıp yazıp, sinir boşaltmak da bir yere kadar... Devre arasında maçı kritik ederken, Nihat-Holosko, Tabata-Necip ve Tello-İsmail tercihlerinin en makul değişiklikler olacağını söylemiştim; sadece, Denizli’yle ilk defa böyle bir örtüşme yaşayınca bayağı şaşırdım. Gerisi bildiğimiz gibi. Ernst şimdiden Beşiktaş efsanelerimdendir, ilan ediyorum.

“Teşekkürler Digitürk” pankartının protokol tribününde açılması lazım aslında. Orada oturan kalantorlar bu maça 75 lira fiyat biçmişler bir de. Şark kurnazı lafı ülkenin tamamı için geçerli. 07 Gençlik ve Red Soldiers grupları kendi yönetimleriyle olan husumetin de etkisiyle maça girmemişler. Maçtan sonra ise bazıları deplasman otobüslerini taşlamak gibi Anadolu kulüplerinin taraftarlarının güzide bir geleneğini hayata geçirmişler. Sorsan, delikanlıyız derler.

Şifo’nun kılık kıyafetine taktım. Kravatsız takım elbise, yaka bağır açık, o açıklıktan gözüken bir kolye... Pek severiz seni ama biraz dikkat et be Şifom; Fatih Terim şeytanına uyup İsviçreli avına çıktığından beri, sen bilmesen de aramız zaten limoni. Bu yazı da ne kadar anlamsız oldu, farkındayım. The Division Bell ile huzur bulmaya devam.

23 Ocak 2010 Cumartesi

Sarı Fırtına Geri Döndü!

Son zamanlarda Beşiktaş’la ilgili bu kadar olumlu bir haber almamıştım. Hala şaşkınlık içindeyim: Sarı Fırtınamız Metin Tekin, sportif teknik direktör olarak Beşiktaş’ta!

Zamanlama, kongre, Demirören, Denizli vs. gibi birçok başlıkta irdelenecektir elbette onun gelişi. Getirildiği mevki Fenerbahçe’deki ile de karşılaştırılacaktır. Ancak ben şu anda bunu yapmamayı tercih ediyorum ve Metin’in hemen yanında yerimi alarak çakallara karşı gardımı alıyorum.

Vizyonu, futbol görüşü, kişiliği, geçmişi itibarıyla Metin Tekin Beşiktaş’ın ihtiyacı olan akıldır, duygudur, heyecandır, umuttur. Hayırlı olsun.

19 Ocak 2010 Salı

Köpekler Çölleri Aşar Da Gelir


"(...) İstanbul'da yayınlanan Ermeni AGOS Gazetesi'nde rahmetli Sabiha Gökçen'in Ermeni olduğunu hiçbir belgeye dayanmadan iddia edebilen Hrant Dink'in, aynı gazetede çıkan 13 Şubat 2004 tarihli yazısının ilk iki cümlesi aynen: ‘‘Türk'ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermenilerin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur. Yeter ki bu mevcudiyetin farkında olunsun.’’ Ülkemizde fikir ve ifade özgürlüğü gelişiyor, AB yolunda hızla ilerliyoruz! Her şey serbest, her şey özgür! İmam nikáhından Arapça yazıya, Türk'ün zehirli kanına kadar... AB'yi babalarının hayrına istemiyorlar!"

- Konjonktürüne tükürdüğümün memleketinde adı "solcu" olabilen Emin Çölaşan, Türkiye Türklerindir gazetesindeki köşesinde Hrant Dink'i ülkedeki köpek yığınına hedef gösterirken; 28.2.2004

"Agos Gazetesinin 6 Şubat 2004 tarihli nüshasında yayınlanan ve Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in yetimhaneden alınmış bir Ermeni kızı olduğuna ilişkin yazı Hürriyet Gazetesinin 21 Şubat 2004 tarihli nüshasında manşetten verildi, konu basında geniş yankı buldu. Genelkurmay Başkanlığı 22 Şubat 2004 tarihinde, bu yayınlar aleyhine çok sert bir açıklama yaptı ve bu açıklamanın ardından, 24 Şubat 2004 günü sabah erkenden Fırat (Hrant) Dink İstanbul Valiliği’ne çağrıldı. Azınlıklarla ilgili iş ve işlemlerin yürütülmesinden sorumlu Vali Yardımcısı Ergun Güngör’ün odasında gerçekleşen görüşmede biri kadın olmak üzere iki kişi daha vardı. Dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu tarafından istihbarat elemanı olduğu açıklanan bu iki kişiden Ö.Y., daha sonra Ergenekon soruşturmasında da karşımıza çıktı. Bu görüşmeden iki gün sonra Ülkü Ocaklarına mensup bir grup, MHP Şişli İlçe binası önünden yürüyüşe geçerek Agos Gazetesi önünde, “Ya sev ya terk et”, “Bir gece ansızın gelebiliriz” sloganları eşliğinde gösteri yaptı. Bu gösteride, grup adına basın açıklaması yapan Ülkü Ocakları İstanbul İl Başkanı Levent Temiz, “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir” şeklinde açıklama yaptı. Levent Temiz, Ergenekon davasında sanık olarak yargılanmaya devam ediyor."

(...)

"Bu olayların hemen arkasından Hrant Dink’in “Ermeni Kimliği Üzerine” başlıklı ve dizi halinde yayınlanan yazısındaki bir cümlesi bahane edilerek yeni bir saldırı kampanyası başlatıldı ve kimi kişi ve kuruluşlar, aynı elden çıkan tek tip şikayet dilekçeleriyle Hrant Dink’i savcılıklara şikayet ettiler. Sistemli ve tek merkezden yönetildiği izlenimi veren saldırılar, kimi internet sitelerinde ve kimi gazetelerde devam etti ve bu saldırılarda Hrant Dink, “Türk düşmanı” olarak gösterilip bir nefret objesi haline getirilerek sürekli hedef gösterildi. Adalet Bakanlığı’nın izin vermesi üzerine, Hrant Dink ve Agos Gazetesi sorumlu yazı işleri müdürü Karin Karakaşlı aleyhine 16.04.2004 tarihinde “Türklüğü neşren tahkir ve tezyif etme” suçunu düzenleyen eski TCK m. 159 uyarınca dava açıldı. Bu davanın duruşmalarına şikayetçi sıfatıyla dilekçe veren şahıslar örgütlü bir biçimde katıldılar, müdahil olmak talebiyle dilekçeler verdiler ve Dink ve Karakaşlı vekilinin itirazlarına rağmen mahkeme bu talepleri kabul etti."

- Hrant Dink Cinayeti 3. Yıl Raporu; Av. Fethiye Çetin, Av. Deniz Tuna

"Tüm bilgi ve belgelere rağmen, Emniyet, cinayetin önlenmesi için hiçbir şey yapmadı. Başbakanlık müfettişleri de İstihbarat Daire Başkanlığı’nın görevini ihmal ettiği kanaatindeydi. Cinayetin işleneceğinden jandarmanın da haberi vardı. Muhbir Coşkun İğci'nin, durumu jandarma görevlileri Okan Şimşek ve Veysel Şahin’e bildirmesi üzerine, Şimşek ve Şahin de jandarma yüzbaşı Metin Yıldız’a bilgi verdi. Konu asayiş toplantısında gündeme geldi ancak jandarma il alay komutanı Ali Öz, “bunu sonra konuşuruz” diyerek konuyu kapattı. Trabzon Jandarma Komutanlığı da cinayeti önlemek için hiçbir şey yapmadı. Cinayetten hemen sonra Erhan Tuncel ile polis memuru Muhittin Zenit arasında yapılan telefon görüşmesi, Trabzon Emniyeti'nin Hrant Dink’in nasıl, nerede vurulacağını ve failin vurduktan sonra kaçıp kaçmayacağına kadar tüm ayrıntıyı bildiğini gösteriyordu. Yasin Hayal Ocak 2007 başlarında mermi arayışına girdi. Mermi bulmak için attığı telefon mesajı teknik takibe takıldı ancak bu mesaj da Trabzon Emniyet Müdürlüğü'nün tahrif ettiği ve savcılardan gizlediği delillerden biriydi." (...) "Cinayetin hemen ardından, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, “Cinayetin herhangi bir siyasi boyutu ve örgüt bağlantısı yok. Zanlı, milliyetçi duygularla cinayeti işlemiş” diyerek hem soruşturmanın yönünü saptırmaya hem de cinayetin örgütsel bağını gözlerden kaçırmaya çalıştı. (...) Tetikçi Ogün Samast yakalandıktan sonra, Samsun Emniyet Müdürlüğünde kahraman muamelesi gördü."

- Dink Raporu, Taşları Devlet Döşedi

Katili tanıyoruz dedik. Peki siz katilin kim olduğunu hala bilmiyor musunuz? Tüm bu alıntılar boyunca bold olarak yazdığım kelimeleri birleştirin, aynı potada eritin. Karşınıza çıkan şeyi sağlam bir hazım ile sindirmeye çalışın. Şimdi bizim yerimizde olmak ne demek, öğrenme yolunda ilk adımı attınız.


"İtiraf etmeliyim ki Türkiye'deki 'Adalet sistemi'ne ve 'Hukuk' kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım. Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu? Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı'sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil.

Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet'i koruyor.

Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet'in güdümünde.


Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar 'Türk Milleti adına' deniyor olsa da, şu çok açık ki 'Türk Milleti adına' değil, 'Türk Devleti adına' verilmiş bir karardı bu."


- Hrant Dink, Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği, Agos, 10.1.2007


Not: Tuncel Kurtiz'in sesinden Hrant Dink'in son yazısını dinlemek için şuraya tıklamanız yeterli. Sizin Ramiz Dayı olarak bildiğiniz popüler kültür adamı değil buradaki; bu da bugünün bebelerine uyarım olsun.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Katili Tanıyoruz, Adalet İstiyoruz

Hrant Dink... Yazıya başlamak bile zor geliyor. Acısı tazeyken bir şeyler yazmak, it kopukla ağız dalaşına girmek nispeten daha kolaydı. Ancak günler, aylar, yıllar geçtikçe, onun hakkında iki kelam etmek için dahi insanın kendini bayağı zorlaması gerekiyor. Bu yazı 10 gündür kafamda mesela; “o gün” yaklaşıyor olmasa, bilgisayarın başına oturmazdım sanırım.

Hrant’ın benim için önemi... Hrant Dink adını ilk duymam 1998’e rastlıyor. Lise 2 günlerim sırasında bir teneffüste, Ermeni olan felsefe hocamla muhabbet ederken hocamın çantasından çıkardığı Agos gazetesi vesilesiyle. Bize şeytani bir iç ve dış düşman olarak belletilen Ermenilerin organize olması, bir gazete çıkarması karşısında, yanımdaki arkadaşımla şaşkınlığa düştüğümüzü hatırlıyorum. Sonra gazeteyi o kısa süre içinde olabildiği kadar incelemiştik. Aklımda kalan pek bir şey yok tabii. Yalnız, hocamın yaptığı da, bizim pervasızlığımız da, özel okul şartlarında dahi o zaman için hayli cesaret isteyen bir işmiş, şimdiden bakıyorum da. Mecliste pankart açan üniversite öğrencilerine yapılanlar, Manisa’da duvara slogan yazdıkları için akla hayale gelmeyecek işkencelerle hayatları karartılan 14-15 yaşındaki gençler, Ege Üniversitesi’nde polise muhbirlik yapmadığı için intihar süsü verilerek öldürülen Serkan Eroğlu ve daha nice hikaye... 1990’ların kontrgerilla cumhuriyeti Türkiye’sinin, sola meylederek politikleşen her bireyi boğduğu ortam yani. İşkence, gözaltı tehdidi altında değildik tabii; ancak adının çıkması yeterliydi birçok zorluk yaşaman için. 16 yaşına gelmiş, çevresindeki akranlarına göre dünyayla daha ilgili, okuyan, araştıran gençler olarak bile Ermeniler hakkındaki “bilgimiz” resmi ideolojinin yalanlarından ibaret olan propagandalardı. 1915’ten haberimiz bile yoktu. Hrant Dink ve arkadaşları Agos’u çıkartıp, Sona hocamla karşımıza çıkarak önümüzdeki yolu açtı desem, abartmış olmam. Türk ve Sünni Müslüman olmayanların neler yaşadığını öğrenmemizi sağlayacak kıvılcımı çakması itibarıyla bile Hrant benim için özeldir. Yazılarından, televizyon konuşmalarından, çalışmalarından bahsetmeye gerek yok. Söylenebilecek tek şey, bu ülkenin ihtiyaç duyduğu insanlardan olduğudur.

Öldürüldüğü gün dün gibi aklımda. Annemin “Ermeni bir gazeteciyi vurmuşlar” sözü. Televizyonu açıp, apışıp kalmam. 1-2 saat boyunca internet ve tv arasında şuursuzca gidip gelişim. Biraz kendime geldiğimde arkadaşlarımı aramıştım. İstiklal’e vardığımda birkaç yüz kişi oturma eylemi yapıyordu. Yine biz bize kalırız, dayağı gazı yer eve döneriz diye içimden geçirmiştim. Sonra Agos’a doğru yürüyüşe geçtiğimizde arkamızdan binlerce insanın geldiğini fark etmemle içime dolan coşkuyu anlatmamın imkanı yok. On binlerin katıldığı cenazesinde de hüzün ve bir şeylerin değiştiğine dair olumlu duygular karışmıştı. Tabii sonradan ABD büyükelçisinden tutun, AB bürokratlarına, bizim liberal soytarılara kadar suratına tükürülmeye değmeyecek adamlar onu sahiplenirken hissettiğim öfke de var. Solcu, eşitlikçi, özgürlükçü, kardeşlikçi Hrant bu adi çıkar gruplarına araç olmuştu. Öfkemi tanımlamam mümkün değil.

İlk yıldönümünde Harbiye’ye gitmek üzere Barbaros Bulvarı’ndan bindiğimiz taksinin şoförü beyaz bereli çıktığında, durup durup “Frant” dediğinde öfkemin yöneldiği yerler çeşitlenmişti. Mahkemede gıdım ilerleme yoktu; faşist türkücüler, ozanlar ırkçı şarkılar ve şiirlerle cinayetten dolayı ne kadar gururlu olduklarını anlatıyorlardı; iktidardaki yüzsüzler demokratikleşiyoruz, kontrgerillayı temizliyoruz diyorlardı...

İkinci yıldönümüne gidemedim maalesef. Salı günü ise Agos’un önünde olacağım. Atmosfer aynı. “Ömrüm mahkemelerde geçti, ben bu kadar şefkatli mahkeme görmedim arkadaş” diyen Sırrı Süreyya Önder sonuna kadar haklı. Ergenekon diye sayıklamadığı günü bayram ilan edeceğimiz 7 yılın iktidarı AKP’nin bu cinayetteki payını anlatmak için sayfalar yetmez. Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi’sinde namus nedeniyle bir cinayetin işleneceğini sağır sultan bile duymuştu. Kaldı ki kitapta önemli olan, cinayeti kimin ya da kimlerin işleyeceği değil, cinayete cevaz veren yerleşik düzendi. Hrant Dink’in katliyle benzeştiği noktayı bulun bakalım.... Katili tanıyoruz, adalet istiyoruz.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Beşiktaşlılık Yaşta Değil Baştadır


"Az önce Adana Seyhan Oteli'nde Demirören'in panelindeydim. Oradaki insanların yarısından nefret ettim, her sorudan sonra alkışlayan, "Bravo Başkan" diye çığıran kalabalıktan ben de nasibimi aldım. Benden önceki ve sonraki birçok soru "Başkanım arkanızdayız, destekliyoruz, başarılar" ile başlıyor veya bitiyordu. Ben söz alınca 16 yaşında olduğumu söyledim. Batuhan konusunu sordum, Avrupa kulüplerinin istediği adamı niye gönderiyoruz dedim, disiplinsizliğinden yakındı. Fenerbahçe maçından bir gece önce gece kulübünde eğlendiğini söyledi. Hatayı kendimizde aramalıyız dedim, 14-15 yaşından beri altyapımızda olan çocuğa Beşiktaşlılığı, disiplini öğretemediysek bence hata bizde dedim. 50 futbolcu arasından bir çürük çıkabilir dedi. Ayrıca az önceki soruyu dinleseydin bunu sormazdın dedi, halbuki dinlemiştim ve sorduğum kısmen farklıydı. Bir sorum daha olacak, Fulya projesini başarıyla tamamladığınızı, yılda 15 milyon euro getireceğini söylüyorsunuz, tebrik ederim belki birçok başkanın yapamadığını yaptınız, ancak okuduğum, duyduğum kadarıyla bazı başarısızlıklar var dedim. Ne gibi dedi, mahkemelik olundu, birtakım haksızlıklar var, payımızı alamıyoruz diye geveledim, dolandırıcılık, yolsuzluk diyemedim. Ne diyeceğini öğren öyle gel, Beşiktaş başkanıyla böyle konuşamazsın dedi, insanlar alkışladı, peki teşekkür ederim dedim oturdum yerime. Ordan birisi Galatasaray ve Toki'ye bak, biz daha başarılıyız dedi. Daha sonra yemekte gittim yanına, özür diledim, naçizane fikrimdi dedim, merak etme dedi göz kırptı. Daha sonra kürsüye çıktı ve 5 yılda 5 kupa, Ferrari, Ernst transferleri dedi, Nobre'den iyi santrfor o kadar ucuza gelmez dedi, desteğinizi bekliyorum dedi, insanlar alkışladı..."

Adana'dan pırıl pırıl bir genç bunları yazan. 16 yaşında. Başkanına nezaket ve adamlık dersi bile verebilecek tıynette. Dün akşamdan beri dönüp dönüp okuyorum yazdıklarını. Her defasında gözlerim doluyor, bu kardeşimin o anki halini derinden hissediyorum. Kendisine bir helal olsun dahi diyemedim; buradan bu çığlığı duyurmuş olayım. Anlayana elbette...

8 Ocak 2010 Cuma

Fırıldak/Gündem #5

Lige verilen ara sayesinde nicedir unuttuğum bu seriyi hatırladım. Birikenleri dökmek lazım...

*Siyaset gündemi fena. Ülkeden de, dünyadan da umudumu kestim. İslamofaşistler demokratikleşme ayağına yerlerini sağlamlaştırıyorlar. Solun entelektüelleri de askeri vesayet, bürokratik elit, sivilleşme gibi afili kavramlarla buna çanak tutuyorlar maalesef. Allahın Can Ataklı’sı bile askere vesayet verenin sermaye sınıfı olduğunu görüp söylüyorsa, sen necisin diye sorarım retorik kabilinden. Avrupa’da özellikle “reel sosyalizm”in çöküşüyle şahlanan, ancak sonradan neo-liberalizmin maşası olduğu ortaya çıkan Yeni Sol’a vücut verme çabaları da şahane. Üç-beş mahalleye hakimiyet kurmayı devrimcilik zannedenlerin, homofobinin dibine vuran açıklamalar yapıp, Ankara’da bir aydır eylem halindeki işçileri umursamayarak Edirne önlerinde halaya durmalarına ise hiç şaşırmadım. Delilik hali mi, aptallık mı? Ne diyeceğimi bilemedim.

*Bir önceki Fırıldak/Gündem’de Terek formasıyla iyi işler yapan Pancu’dan bahsetmiştim. Kartalım Pancu, CSKA Sofya ile anlaştı deniyordu, ama şu anda boştaymış. Her halükarda takımda görmek isteyeceğim oyunculardan. Sütçü beygiri Delgado’yu da, transfer ucubesi Tabata’yı da katlar; Nobre’nin yaptığını kıçının sağ yanağıyla yapar. Messi’ye onu sormuşlar hatta, “Valencia’ya o şahane golü atan Romen mi?” demiş, yaa yaa. Gel de 25. yabancımız ol Daniel.

*Bendeki sinema aşkı bir acayip; gelip gidiyor. 50-60 film izlediğim aylar var misal; son 3-4 aydır ise toplasan 10 film seyretmemişimdir. Semih Kaplanoğlu’nun Meleğin Düşüşü ve Süt’ünü izledim yakınlarda. Meleğin Düşüşü, Süt’ün yanına bile yaklaşamaz. Zaten kızını taciz eden babanın kafasındaki Beşiktaş beresine de ayar oldum. Süt ise birkaç kez seyredilmeye değer, derin bir film. Genelde Tarantino filmlerini tekrar izleyerek vakit öldürmeyi seçiyorum son zamanlarda.

*Tahterevalli gibi kitap-film dengem. Sinema dipteyse, diğeri yüksekte. Bu sayede Aleksandar Hemon’u keşfettim. Baba tarafı Ukrayna göçmeni, anası Sırp; memleketi Bosna. Hemon, Saraybosna kuşatılmadan birkaç gün önce ABD’ye gidiyor kısa bir süreliğine. Ancak savaş patlak verince, orada kalmayı tercih ediyor. Bunda, edebiyat fakültesindeki Shakespeare uzmanı hocalarından birinin, Saraybosna’daki Milli Kütüphane’yi yakan azgın faşistleri organize edenlerin başında olduğunu öğrenmesinin de payı var tabii. Neyse, Chicago’da asgari ücretli işlerle hayata tutunmaya çalışıyor. İngilizcesi ise kırık dökük, “turist İngilizcesi” kadar. 28 yaşından sonra bu dili layıkıyla öğreniyor ve İngilizce yazmaya başlıyor. Hem de ne yazma... Türkçeye çevrilmiş iki kitabı var, ikisini de tavsiye ederim. Hele, Hiçbir Yerdeki Adam’ı. The Beatles’ın Nowhere Man şarkısıyla paralellikler içeren, yabancılaşma üzerine olağanüstü bir metin. Kitabın kahramanı Jozef Pronek ile Bruno’nun Sorusu kitabında tanıştıktan sonra bu kitabı okumakta fayda var.

*Bosna’dan devam. Milyenko Yergoviç’in Sarajevo Marlboro adlı öykü kitabı rüyama girecek kadar etkiledi beni. Piyasada bulmak zor olabilir, ama kesinlikle buna değer. Bir diğeri, Saraybosna’da Kabus ise ismi kadar sıradan değil. Türkiye’de bir Bosna kültü ve miti yaratmış olan bizim çokyüzlü İslamcıların Zlatko Topçiç’i göz ardı etmeleri doğal. Din ve şehadet güzellemesi yapmadığı; insanlığın evrensel değerleri adına konuştuğu için bu kitap çok değerli. Emrah Serbes’in enfes polisiyelerine değinerek bu bahsi kapatayım. Bir Ankara Polisiyesi alt başlıklarıyla yayınlanan Her Temas İz Bırakır ve Son Hafriyat’ı sırasıyla okumak gerek. Emrah Serbes müthiş bir “sense of humour”a sahip. Başkomiser Behzat Ç. karakteri de klişe tabirle “içimizden biri”. Polisiyeyi pek sevmem, ama böyle nitelikli, komik, sosyolojik altyapısı sağlam olunca elden bırakılamıyor.

*Beşiktaş kongresi Dallas’a döndü. Yıldırım Demirören alışık olduğumuz zırvalarındaki saçmalama dozajını artırarak sürdürüyor. Diğer yanda da tribünlere loca yapmayı, koltukları bol sıfırlı Amerikan parasıyla satmayı hesaplayan; denize düşenin bile sarılmaması gereken Murat Aksu var. Akıl sağlığımız hala nasıl yerinde, anlamıyorum. İbrahim Altınsay sağ olsun.

*“Sokakta oynasan, kaldırımda destekleriz” diyen Kocaelisporlulara da buradan selam ederim. Tribün ruhu dediğin böyle olur.

7 Ocak 2010 Perşembe

Related Posts with Thumbnails