30 Ocak 2010 Cumartesi

Beşiktaş Varken Zaytung'u Kim Ne Yapsın

Beşiktaş sıradan, Antalyaspor kötü, hakemler çapsız... Maçı bu şekilde özetlemek mümkün. Uzun uzadıya irdelemenin manası yok. İçimden de gelmiyor zaten. Yardımcı hakem gördüğünü yanlış yorumlamasaydı, muhtemelen 0-0’dan bahsediyor olacaktık. Unutulmaya mahkum İtalyancamla il solito tran tran diyesim geldi Beşiktaş için.

Beşiktaş’ın oyun düzeniyle alakalı bir şeyler yazmaktan sıkıldım. Her maçın ardından aynı tespitleri farklı cümlelerle yazıp yazıp, sinir boşaltmak da bir yere kadar... Devre arasında maçı kritik ederken, Nihat-Holosko, Tabata-Necip ve Tello-İsmail tercihlerinin en makul değişiklikler olacağını söylemiştim; sadece, Denizli’yle ilk defa böyle bir örtüşme yaşayınca bayağı şaşırdım. Gerisi bildiğimiz gibi. Ernst şimdiden Beşiktaş efsanelerimdendir, ilan ediyorum.

“Teşekkürler Digitürk” pankartının protokol tribününde açılması lazım aslında. Orada oturan kalantorlar bu maça 75 lira fiyat biçmişler bir de. Şark kurnazı lafı ülkenin tamamı için geçerli. 07 Gençlik ve Red Soldiers grupları kendi yönetimleriyle olan husumetin de etkisiyle maça girmemişler. Maçtan sonra ise bazıları deplasman otobüslerini taşlamak gibi Anadolu kulüplerinin taraftarlarının güzide bir geleneğini hayata geçirmişler. Sorsan, delikanlıyız derler.

Şifo’nun kılık kıyafetine taktım. Kravatsız takım elbise, yaka bağır açık, o açıklıktan gözüken bir kolye... Pek severiz seni ama biraz dikkat et be Şifom; Fatih Terim şeytanına uyup İsviçreli avına çıktığından beri, sen bilmesen de aramız zaten limoni. Bu yazı da ne kadar anlamsız oldu, farkındayım. The Division Bell ile huzur bulmaya devam.

27 Ocak 2010 Çarşamba

Pete Sampras: Ya da İki Şampiyon Arasındaki İnce ama Muazzam Fark


Yıl 1995, Avustralya Açık'ta çeyrek final mücadelesi; Pete Sampras ile Jim Courier karşı karşıyalar. Sampras turnuvanın 1 numaralı seribaşı, doğal olarak favorisi. Jim Courier ise zamanın en önemli tenisçilerinden ancak Sampras'a karşı başarılı sonuçlar elde edemiyor. Ancak Sampras ve Courier iyi arkadaşlar, ayrıca Courier ile Sampras'ın koçluğunu yapan Tim Gullikson da iyi birer dost. Bu hikayenin de kahramanı Sampras'tan öte Tim Gullikson. Sampras'ın kariyerinin başından beri koçluğunu yapan Tim, Pete için ayrıca çok iyi bir arkadaş. Pete Sampras için değişilmez biri, bir koçtan daha fazlası bir nevi.

Ancak, 1994 yılından itibaren çeşitli sağlık sorunları yaşamaya başlıyor. Birkaç defa çeşitli turnuvalar için gittikleri yerlerde Sampras tarafından odasında bayılmış olarak bulunuyor. 1995 yılına gelindiğinde sezonun ilk Grand Slam turnuvası için ikilinin yolu Avustralya'ya düşüyor. Sampras rakiplerini birer birer devirip çeyrek finale ulaşıyor. Fakat çeyrek final maçının öncesinde koç Tim Gullikson bir kez daha bayılıyor, bu sefer durum çok daha ciddi. Tim Gullikson apar topar Amerika Birleşik Devletleri'ne geri dönüyor. Pete aynı gün Courier ile çeyrek finalde karşılaşmak için Rod Laver Arena'ya dönüyor. Olay tenis çevrelerinde yankı uyandırdığı için tenisseverlerin de Gullikson'ın bu durumundan anında haberleri oluyor.

Maç başlıyor. Çekişmeli geçen ilk 2 seti de Courier tie-break ile kazanıyor. Üçüncü sette de 3-2 öndeyken maçı 4-2'ye getirip kazanma yolunda avantaj sağlama fırsatını elde ediyor, ancak Sampras buna izin vermiyor. Üçüncü seti 6-3, sonraki seti ise 6-4 kazanıyor. Beşinci setin hemen başında tribünlerden bir ses yankılanıyor: "Antrenörün için kazan Pete!" İşte hikayenin asıl kısmı bu noktadan sonra başlıyor. Dünya spor organizasyonları tarihinin belki de en duygusal anlarına tanık oluyor Rod Laver Arena. Tribünlerden yükselen bu söz karşısında, zaten maçın başından beri duygusal olarak zor anlar yaşayan Pete Sampras kendini tutamıyor. Gözlerinden yaşlar boşanıyor. 5. setin ilk 2 oyunu boyunca Sampras kendine engel olamıyor ve ağlıyor. Bir yandan o harika forehandlerini atıyor, diğer yandan gözlerini siliyor. Puan aralarında nefes alıp kendini kontrol altına almaya çalışıyor ama nafile. Tam bu sırada Jim Courier'ın jeneriklere giren cümlesi yankılanıyor Rod Laver'da: "İyi misin Pete? İstersen yarın devam edebiliriz."

Tenis dünyasında Jim Courier'ın bu cümlesini hoş bulmayanlar olsa da Courier sonradan yaptığı açıklamada "sadece onu rahatlatmak istedim ki işe de yaradı" diyor. Gerçekten işe yarıyor, Sampras biraz da bu lafa o an için reaksiyon göstererek, üst üste attığı ace'ler ile oyuna dönüyor. Seti 6-3, maçı da 3-2 kazanıyor. Sampras o yıl turnuvada finale kadar yükseliyor, ancak finalde ezeli rakibi Andre Agassi'ye kaybediyor. Tim Gullikson'a Amerika'ya döndükten sonra beyin tümörü teşhisi konuluyor. Tim, Mayıs 1996'da yaşamını kaybediyor. Pete Sampras, Tim'in ölümünden sonra antrenörlüğüne Paul Annacone'u getiriyor. İkili 2001 yılının bir kısmında yaşadıkları ayrılık hariç, Sampras'ın kariyerinin sonuna kadar birlikte çalışıyorlar.


Resimde gördüğünüz diğer manzara ise yine Rod Laver Arena'dan. 2009 Avustralya Açık Tenis Turnuvası finalinde Roger Federer, 5 set süren bir karşılaşma sonucunda Rafael Nadal'a kaybettiği şampiyonluk sonrası gözyaşlarını tutamıyor. Bu gözyaşlarının ortaya çıkmasında etkin olan 3 husus mevcut. Birincisi, Federer'in Nadal'la oynadığı maçlarda yaşadığı eziklik; ikilinin karşılaşmalarında durum 13/7 Nadal lehine. İkincisi, 2009 Avustralya Açık'a gelmeden önce, o efsane maçta Federer, Nadal'a karşı 2008 Wimbledon'da da kaybedince herkes Nadal'ın Federer'i koltuğundan "tamamen" ettiğinden bahsetmeye başlıyor. Ki Nadal'ın 2009 yılının ortasından itibaren boğuştuğu sakatlıklar olmasaydı bu durum kesinleşecekti diyebiliriz. Wimbledon üstüne Avustralya'yı kaybetmek Federer'i örseliyor diyebiliriz. Üçüncü ve en önemli husus ise Federer'in Pete Sampras'a ait en çok Grand Slam kazanan oyuncu olma rekorunu kırmak için gösterdiği çaba. 2009 Avustralya Açık finaline çıkmadan önce Federer 13 Grand Slam sahibi idi ve rekoru kırması için 2 Grand Slam daha kazanması gerekiyordu. Federer'in dökülen gözyaşlarında Nadal'ın varlığının onun bu rekoru kırmasını engelleyeceği korkusu yatıyordu. Kendisinin imdadına Nadal'ın sakatlıkları yetişti ve Federer, önce 2009 Roland Garros'da 14. şampiyonluğunu, arkasından Nadal'ın katılmadığı 2009 Wimbledon'da 15. şampiyonluğunu elde ederek Sampras'ın rekorunu kırmayı başardı.

Federer'e karşı hiçbir garezim yok. Rafael Nadal hayranıyım, ikilinin oynadığı tüm maçlarda ve Nadal'ın katıldığı tüm turnuvalarda gönlüm Rafa'dan yanadır. Sık sık söylerim, Rafa yeryüzünde sevdiğim tek Real Madridli dahi olabilir. Ancak şunu net bir şekilde belirtmem gerekir ki, Federer'in kırdığı ve yüksek ihtimal geliştireceği bu Grand Slam rekoru, onun gelmiş geçmiş en iyi oyuncu olduğunu göstermez. Bunun birinci sebebi Pete Sampras'ın McEnroe, Lendl, Edberg, Courier, Ivanisevic, Becker, Agassi, Kafelnikov, Rafter gibi oyuncularla yaşadığı üst düzey mücadele yanında Federer'in karşısına çıkan isimlerin Hewitt, Safin, Roddick ve benzer kalibredeki oyuncular olmasıdır. Fedex hayranları darılmasın, gücenmesin. Federer, Nadal karşısına çıkmadan önce "rekabet" nedir, bilmiyordu bile. İkinci nedene gelirsek, Roger Federer saha içinde ve dışında gerçek bir beyefendi olabilir. Tevazusu da ayrıca üst düzeydedir. Ancak, 2009 Avustralya Açık sonundaki tavrı esasen kabadır ve bir türlü dindiremediği anlamsız hırsının tezahürüdür. Rakibin muazzam bir mücadele ile -ki Nadal yarı final maçında Verdasco ile 5 saatlik bir oyun oynamıştı- kazandığı bir finalin ardından "bu beni öldürüyor" diyerek döktüğü gözyaşları, en başında rakibine karşı büyük saygısızlıktı. O "sahada çok hırslı" dedikleri Nadal ise, "Roger bu haldeyken sevinmek zor" diyerek meselenin saha dışında hırsları yenebilmek olduğunu göstermişti. Aynı Nadal konuşmasına şunu da eklemişti, kendi zaferinin mastürbasyonunu yapmak yerine: "Sen gelmiş geçmiş en iyisin, eminim Sampras'ın 14 Grand Slamlik rekorunu da bir gün kıracaksın."


Yukarıdaki resim Sampras için, 1990 yılında, henüz 19 yaşındayken -ki en genç yaşta ABD Açık kazanma rekorudur bu- kazandığı Amerika Açık Tenis Turnuvası'ndan sonra Sports Illustrated tarafından hazırlanan kapak. "Bir yıldız doğdu" demiş dergi. Pete Sampras'a 19 yaşından itibaren gösterilmeye başlanan muazzam ilgi kendisini rahatsız ediyor ve 1993'de kazandığı Wimbledon'a kadar olan 3 senede herhangi bir Grand Slam kazanamamış olmasında büyük etken oluyor. Öyle ki 1992 Amerika Açık finalinde Sampras, Edberg'e kaybettikten sonra "bu finali kaybetmek benim açımdan iyi oldu, bu bir nevi uyan çağrısıdır benim için" açıklamasını yapmayı başarıyor.

Bir yanda büyük bir centilmen olmasına rağmen kaybettiği maçların arkasından rakibe saygı gösterme hususunda eksik kalan -şimdilik- 15 Grand Slam'li Federer; diğer yanda henüz toyken oynadığı ikinci Grand Slam finalinden sonra "bu maçı kaybetmek benim için iyi oldu, belki artık üzerimdeki o ilgi azalır ve ben de 1 numara olmak için daha çok konsantre olabilirim" diyen 14 Grand Slam'li efsane Sampras. Ben oyumu çocukluk kahramanımdan yana kullanıyorum.

Pete Sampras'ın tarihe geçen maçta yaşadığı o duygusal anları şuradaki videoya tıklayarak izleyebilirsiniz. İzledikten sonra neden Pete Sampras'ın hala "en iyi" olduğunu da anlayacaksınız.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Duyuru



Başlığı böyle atınca hayati bir konudan bahsedecekmişim gibi oldu ama hayır, sakin. Ben, Alp insanı olarak, kendi kişisel zırvalarımı, kafamdan geçen binlerce dışmihrakbölücüiçmihrakörfeadeteterscıvık düşünceyi yazayım; bir nevi Pelin Batu'nun deyimiyle "mastürbatif" takılayım diye bir blog açtım. Vaktimin çoğu yine Stalker'de yazarak geçecek tabii. Oraya, canım sıkıldıkça ve Pelin Batu'yu özledikçe uğrayacağım. Evet, merak eden, takip etmek isteyen şuraya tıklasın ve bloga ulaşsın.

Serie A'nın Yegane Güzelliği: Inter 2 - 0 Milan


Serie A'dan haz etmiyorum. Stadyumlardan, atmosferden, oynanan futboldan, oynayan futbolculardan... Dünyanın hemen hemen her liginde sempati duyduğum/duyabileceğim takımlar mevcutken İtalya'da sempatik bulduğum bir takım dahi yok; ki buna Livorno da dahil. Bir ara Fiorentina'ya sempati besler gibi olmuştum sonra o da yok oldu. (Serie A'nın bir başka güzelliği olarak Ilaria D'Amico'yu sayabiliriz gerçi ama gerek yok şu an.)

Bu girişi yaptıktan sonra, benim için, bu ligdeki yegane güzellik olan Inter-Milan derbisini bir şerh olarak ortaya koyabiliriz. Maçın analizini yapacak kapasitede değilim. Benim için sevmediğim bir ligin güzel olduğuna inandığım bir maçıdır en fazla. Ama yine de birkaç kelam etmeden duramadım. Inter maçı ilk 10 dakika içerisinde bitirmeye kararlı gibiydi açıkçası. Dida bir iki top çıkardı ama sonrasında uyuz olduğum futbolcular sıralamasında üst sıralara oynayan Milito golü attı. Bu golden sonra Sneijder'in atılması mevzusu var. O noktadan sonra Milan oyuna hakim oldu ancak Borriello'lu hücum hattı ile yapabilecekleri bir şey yoktu. Beckham'ın güzelim ortaları maç boyunca heba oldu. Jesus Almeyda'nın şu tweet'i durumu anlatmaya yetiyordur sanırım. Nesta'nın yokluğunda Milan savunmasında Gökhan Zan'lığa soyunan Favalli'yi de hesaba katarsak sonuç pek de sürpriz olmadı. Leonardo'nun takımı seneye çok daha iyi olacaktır diye umuyorum.

Buna ek olarak, twitter'da da bu durumdan bahsettim, Milan'ın -her ne kadar saygı duyulacak oyuncular olsalar da- Pirlo gibi Seedorf gibi oyunculara bel bağlamayı bırakması gerekiyor. 2003'ten bu yana Avrupa futbolunda çok şey değişti. Artık Juventus'lu, Milan'lı, 0-0'lı Şampiyonlar Ligi finalleri yok, Shevchenko Dinamo Kiev'de oynuyor. Maldini bile futbolu bıraktı. Milan kabuklarını aşma yolunda ilk adımı Leonardo ile attı ancak oyuncular konusunda da aynı "açılım" gerçekleştirilmeli. Tamam, herkes Arsenal modeline dönmesin, gerek yok. Ancak huzurevini andıran oyuncularla da bir yere gidilemeyeceğini anlamak lazım. Aynısı Juventus için de geçerli. Del Piero örneğini verebiliriz, bugün hala Juventus taraftarı Del Piero'nun sahada esmesini gürlemesini ve oyunu Juventus'a kazandırmasını bekliyor. İtalyan futboluna soğuk durmamın nedenlerinden biri de hakim olan bu "gelenekçi" hava. Takıntılardan ve tabulardan arınmak lazım.

Son olarak Ronaldinho. Blaugranalar olarak bize şahane zamanlar yaşatmış bir oyuncu; severiz, sevdik, seveceğiz. Takıma verebileceği hiçbir şey kalmamıştı, ki kendisi de bunun farkında idi, ve sonrasında Milan'ın yolunu tuttu. İlk sene istenileni veremedi. Bu sene nispeten daha iyi oynuyor. Özellikle, Juventus ve Siena maçlarında gösterdiği etkin oyundan sonra herkes Kralın Dönüşü'nden bahsetmeye başladı vesselam.

Ancak, bugün gördük ki Ronaldinho: Kralın Dönüşü, kısa metraj bir yapımmış.

23 Ocak 2010 Cumartesi

Sarı Fırtına Geri Döndü!

Son zamanlarda Beşiktaş’la ilgili bu kadar olumlu bir haber almamıştım. Hala şaşkınlık içindeyim: Sarı Fırtınamız Metin Tekin, sportif teknik direktör olarak Beşiktaş’ta!

Zamanlama, kongre, Demirören, Denizli vs. gibi birçok başlıkta irdelenecektir elbette onun gelişi. Getirildiği mevki Fenerbahçe’deki ile de karşılaştırılacaktır. Ancak ben şu anda bunu yapmamayı tercih ediyorum ve Metin’in hemen yanında yerimi alarak çakallara karşı gardımı alıyorum.

Vizyonu, futbol görüşü, kişiliği, geçmişi itibarıyla Metin Tekin Beşiktaş’ın ihtiyacı olan akıldır, duygudur, heyecandır, umuttur. Hayırlı olsun.

19 Ocak 2010 Salı

Sağduyu


Adın "futbol blog"u olarak çıkıyor ya; hani bu memlekette camide, okulda, okeyde, tuvalette, kahvede, müzede, genelevde, parkta, sokakta siyaset yapılmaz ya... Tüm bu saydığım yerlerde rahatlıkla, "vatan" adına adam öldürülür, mübahtır. Ama öldürülenlerin yası tutulamaz; siyaset yapılamaz. "Kızım düzgün otur"un, "oğlum olaylara karışma"nın ülkesidir burası. Genellikle futbol adına konuşuyorsun diye şerefsizler tarafından katledilen bir canı anamazsın, anarsan "bunun futbolla ne ilgisi var çözemedim?" diye başına üşüşürler. Bizim bu bloglar camiasının, -futbol/spor olanıyla ilgilenenler yani- yüzde 80'i böyledir. Kaç tanesinde Hrant adına kelam edildi ki bugün, dün... Ya da yarın kaç tanesinde edilecek? Ama sorsan çoğunun sağ tarafında kırmızılı, yeşillli hilaller yıldızlar var, altında "vatanperver" cümleler. "Sağ" sütunda olması da hiç tesadüf değildir hani. Utanmasalar beyaz bere de koyacaklar ama daha o kıvama gelemediler sanırım.

Neyse... Bir üstteki paragraf bir şeyi değiştirmeyecek. Ben yukarıda bahsettiğim genele istisna olarak Borges'in yazısına denk geldim az önce. Kendisine yorumlarda teşekkür ettim, bir teşekkürü de kendi blogumda edeyim dedim. Yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

Köpekler Çölleri Aşar Da Gelir


"(...) İstanbul'da yayınlanan Ermeni AGOS Gazetesi'nde rahmetli Sabiha Gökçen'in Ermeni olduğunu hiçbir belgeye dayanmadan iddia edebilen Hrant Dink'in, aynı gazetede çıkan 13 Şubat 2004 tarihli yazısının ilk iki cümlesi aynen: ‘‘Türk'ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermenilerin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur. Yeter ki bu mevcudiyetin farkında olunsun.’’ Ülkemizde fikir ve ifade özgürlüğü gelişiyor, AB yolunda hızla ilerliyoruz! Her şey serbest, her şey özgür! İmam nikáhından Arapça yazıya, Türk'ün zehirli kanına kadar... AB'yi babalarının hayrına istemiyorlar!"

- Konjonktürüne tükürdüğümün memleketinde adı "solcu" olabilen Emin Çölaşan, Türkiye Türklerindir gazetesindeki köşesinde Hrant Dink'i ülkedeki köpek yığınına hedef gösterirken; 28.2.2004

"Agos Gazetesinin 6 Şubat 2004 tarihli nüshasında yayınlanan ve Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in yetimhaneden alınmış bir Ermeni kızı olduğuna ilişkin yazı Hürriyet Gazetesinin 21 Şubat 2004 tarihli nüshasında manşetten verildi, konu basında geniş yankı buldu. Genelkurmay Başkanlığı 22 Şubat 2004 tarihinde, bu yayınlar aleyhine çok sert bir açıklama yaptı ve bu açıklamanın ardından, 24 Şubat 2004 günü sabah erkenden Fırat (Hrant) Dink İstanbul Valiliği’ne çağrıldı. Azınlıklarla ilgili iş ve işlemlerin yürütülmesinden sorumlu Vali Yardımcısı Ergun Güngör’ün odasında gerçekleşen görüşmede biri kadın olmak üzere iki kişi daha vardı. Dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu tarafından istihbarat elemanı olduğu açıklanan bu iki kişiden Ö.Y., daha sonra Ergenekon soruşturmasında da karşımıza çıktı. Bu görüşmeden iki gün sonra Ülkü Ocaklarına mensup bir grup, MHP Şişli İlçe binası önünden yürüyüşe geçerek Agos Gazetesi önünde, “Ya sev ya terk et”, “Bir gece ansızın gelebiliriz” sloganları eşliğinde gösteri yaptı. Bu gösteride, grup adına basın açıklaması yapan Ülkü Ocakları İstanbul İl Başkanı Levent Temiz, “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir” şeklinde açıklama yaptı. Levent Temiz, Ergenekon davasında sanık olarak yargılanmaya devam ediyor."

(...)

"Bu olayların hemen arkasından Hrant Dink’in “Ermeni Kimliği Üzerine” başlıklı ve dizi halinde yayınlanan yazısındaki bir cümlesi bahane edilerek yeni bir saldırı kampanyası başlatıldı ve kimi kişi ve kuruluşlar, aynı elden çıkan tek tip şikayet dilekçeleriyle Hrant Dink’i savcılıklara şikayet ettiler. Sistemli ve tek merkezden yönetildiği izlenimi veren saldırılar, kimi internet sitelerinde ve kimi gazetelerde devam etti ve bu saldırılarda Hrant Dink, “Türk düşmanı” olarak gösterilip bir nefret objesi haline getirilerek sürekli hedef gösterildi. Adalet Bakanlığı’nın izin vermesi üzerine, Hrant Dink ve Agos Gazetesi sorumlu yazı işleri müdürü Karin Karakaşlı aleyhine 16.04.2004 tarihinde “Türklüğü neşren tahkir ve tezyif etme” suçunu düzenleyen eski TCK m. 159 uyarınca dava açıldı. Bu davanın duruşmalarına şikayetçi sıfatıyla dilekçe veren şahıslar örgütlü bir biçimde katıldılar, müdahil olmak talebiyle dilekçeler verdiler ve Dink ve Karakaşlı vekilinin itirazlarına rağmen mahkeme bu talepleri kabul etti."

- Hrant Dink Cinayeti 3. Yıl Raporu; Av. Fethiye Çetin, Av. Deniz Tuna

"Tüm bilgi ve belgelere rağmen, Emniyet, cinayetin önlenmesi için hiçbir şey yapmadı. Başbakanlık müfettişleri de İstihbarat Daire Başkanlığı’nın görevini ihmal ettiği kanaatindeydi. Cinayetin işleneceğinden jandarmanın da haberi vardı. Muhbir Coşkun İğci'nin, durumu jandarma görevlileri Okan Şimşek ve Veysel Şahin’e bildirmesi üzerine, Şimşek ve Şahin de jandarma yüzbaşı Metin Yıldız’a bilgi verdi. Konu asayiş toplantısında gündeme geldi ancak jandarma il alay komutanı Ali Öz, “bunu sonra konuşuruz” diyerek konuyu kapattı. Trabzon Jandarma Komutanlığı da cinayeti önlemek için hiçbir şey yapmadı. Cinayetten hemen sonra Erhan Tuncel ile polis memuru Muhittin Zenit arasında yapılan telefon görüşmesi, Trabzon Emniyeti'nin Hrant Dink’in nasıl, nerede vurulacağını ve failin vurduktan sonra kaçıp kaçmayacağına kadar tüm ayrıntıyı bildiğini gösteriyordu. Yasin Hayal Ocak 2007 başlarında mermi arayışına girdi. Mermi bulmak için attığı telefon mesajı teknik takibe takıldı ancak bu mesaj da Trabzon Emniyet Müdürlüğü'nün tahrif ettiği ve savcılardan gizlediği delillerden biriydi." (...) "Cinayetin hemen ardından, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, “Cinayetin herhangi bir siyasi boyutu ve örgüt bağlantısı yok. Zanlı, milliyetçi duygularla cinayeti işlemiş” diyerek hem soruşturmanın yönünü saptırmaya hem de cinayetin örgütsel bağını gözlerden kaçırmaya çalıştı. (...) Tetikçi Ogün Samast yakalandıktan sonra, Samsun Emniyet Müdürlüğünde kahraman muamelesi gördü."

- Dink Raporu, Taşları Devlet Döşedi

Katili tanıyoruz dedik. Peki siz katilin kim olduğunu hala bilmiyor musunuz? Tüm bu alıntılar boyunca bold olarak yazdığım kelimeleri birleştirin, aynı potada eritin. Karşınıza çıkan şeyi sağlam bir hazım ile sindirmeye çalışın. Şimdi bizim yerimizde olmak ne demek, öğrenme yolunda ilk adımı attınız.


"İtiraf etmeliyim ki Türkiye'deki 'Adalet sistemi'ne ve 'Hukuk' kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım. Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu? Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı'sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil.

Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet'i koruyor.

Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet'in güdümünde.


Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar 'Türk Milleti adına' deniyor olsa da, şu çok açık ki 'Türk Milleti adına' değil, 'Türk Devleti adına' verilmiş bir karardı bu."


- Hrant Dink, Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği, Agos, 10.1.2007


Not: Tuncel Kurtiz'in sesinden Hrant Dink'in son yazısını dinlemek için şuraya tıklamanız yeterli. Sizin Ramiz Dayı olarak bildiğiniz popüler kültür adamı değil buradaki; bu da bugünün bebelerine uyarım olsun.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Katili Tanıyoruz, Adalet İstiyoruz

Hrant Dink... Yazıya başlamak bile zor geliyor. Acısı tazeyken bir şeyler yazmak, it kopukla ağız dalaşına girmek nispeten daha kolaydı. Ancak günler, aylar, yıllar geçtikçe, onun hakkında iki kelam etmek için dahi insanın kendini bayağı zorlaması gerekiyor. Bu yazı 10 gündür kafamda mesela; “o gün” yaklaşıyor olmasa, bilgisayarın başına oturmazdım sanırım.

Hrant’ın benim için önemi... Hrant Dink adını ilk duymam 1998’e rastlıyor. Lise 2 günlerim sırasında bir teneffüste, Ermeni olan felsefe hocamla muhabbet ederken hocamın çantasından çıkardığı Agos gazetesi vesilesiyle. Bize şeytani bir iç ve dış düşman olarak belletilen Ermenilerin organize olması, bir gazete çıkarması karşısında, yanımdaki arkadaşımla şaşkınlığa düştüğümüzü hatırlıyorum. Sonra gazeteyi o kısa süre içinde olabildiği kadar incelemiştik. Aklımda kalan pek bir şey yok tabii. Yalnız, hocamın yaptığı da, bizim pervasızlığımız da, özel okul şartlarında dahi o zaman için hayli cesaret isteyen bir işmiş, şimdiden bakıyorum da. Mecliste pankart açan üniversite öğrencilerine yapılanlar, Manisa’da duvara slogan yazdıkları için akla hayale gelmeyecek işkencelerle hayatları karartılan 14-15 yaşındaki gençler, Ege Üniversitesi’nde polise muhbirlik yapmadığı için intihar süsü verilerek öldürülen Serkan Eroğlu ve daha nice hikaye... 1990’ların kontrgerilla cumhuriyeti Türkiye’sinin, sola meylederek politikleşen her bireyi boğduğu ortam yani. İşkence, gözaltı tehdidi altında değildik tabii; ancak adının çıkması yeterliydi birçok zorluk yaşaman için. 16 yaşına gelmiş, çevresindeki akranlarına göre dünyayla daha ilgili, okuyan, araştıran gençler olarak bile Ermeniler hakkındaki “bilgimiz” resmi ideolojinin yalanlarından ibaret olan propagandalardı. 1915’ten haberimiz bile yoktu. Hrant Dink ve arkadaşları Agos’u çıkartıp, Sona hocamla karşımıza çıkarak önümüzdeki yolu açtı desem, abartmış olmam. Türk ve Sünni Müslüman olmayanların neler yaşadığını öğrenmemizi sağlayacak kıvılcımı çakması itibarıyla bile Hrant benim için özeldir. Yazılarından, televizyon konuşmalarından, çalışmalarından bahsetmeye gerek yok. Söylenebilecek tek şey, bu ülkenin ihtiyaç duyduğu insanlardan olduğudur.

Öldürüldüğü gün dün gibi aklımda. Annemin “Ermeni bir gazeteciyi vurmuşlar” sözü. Televizyonu açıp, apışıp kalmam. 1-2 saat boyunca internet ve tv arasında şuursuzca gidip gelişim. Biraz kendime geldiğimde arkadaşlarımı aramıştım. İstiklal’e vardığımda birkaç yüz kişi oturma eylemi yapıyordu. Yine biz bize kalırız, dayağı gazı yer eve döneriz diye içimden geçirmiştim. Sonra Agos’a doğru yürüyüşe geçtiğimizde arkamızdan binlerce insanın geldiğini fark etmemle içime dolan coşkuyu anlatmamın imkanı yok. On binlerin katıldığı cenazesinde de hüzün ve bir şeylerin değiştiğine dair olumlu duygular karışmıştı. Tabii sonradan ABD büyükelçisinden tutun, AB bürokratlarına, bizim liberal soytarılara kadar suratına tükürülmeye değmeyecek adamlar onu sahiplenirken hissettiğim öfke de var. Solcu, eşitlikçi, özgürlükçü, kardeşlikçi Hrant bu adi çıkar gruplarına araç olmuştu. Öfkemi tanımlamam mümkün değil.

İlk yıldönümünde Harbiye’ye gitmek üzere Barbaros Bulvarı’ndan bindiğimiz taksinin şoförü beyaz bereli çıktığında, durup durup “Frant” dediğinde öfkemin yöneldiği yerler çeşitlenmişti. Mahkemede gıdım ilerleme yoktu; faşist türkücüler, ozanlar ırkçı şarkılar ve şiirlerle cinayetten dolayı ne kadar gururlu olduklarını anlatıyorlardı; iktidardaki yüzsüzler demokratikleşiyoruz, kontrgerillayı temizliyoruz diyorlardı...

İkinci yıldönümüne gidemedim maalesef. Salı günü ise Agos’un önünde olacağım. Atmosfer aynı. “Ömrüm mahkemelerde geçti, ben bu kadar şefkatli mahkeme görmedim arkadaş” diyen Sırrı Süreyya Önder sonuna kadar haklı. Ergenekon diye sayıklamadığı günü bayram ilan edeceğimiz 7 yılın iktidarı AKP’nin bu cinayetteki payını anlatmak için sayfalar yetmez. Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi’sinde namus nedeniyle bir cinayetin işleneceğini sağır sultan bile duymuştu. Kaldı ki kitapta önemli olan, cinayeti kimin ya da kimlerin işleyeceği değil, cinayete cevaz veren yerleşik düzendi. Hrant Dink’in katliyle benzeştiği noktayı bulun bakalım.... Katili tanıyoruz, adalet istiyoruz.

17 Ocak 2010 Pazar

Fark: 5

La Liga'da 18. hafta maçları bugün tamamlanıyor. Dün zirveyi ilgilendiren 2 maç vardı. İlki Athletic Bilbao ile Real Madrid arasında. Bilbao ilk 2 dakikada Madrid'in işini bitirmeye kararlıydı. Ronaldo ve ekürileri henüz ne olduğunu anlayamadan kalelerinde golü gördüler. Athletic bildiğimiz Athletic, golü attıktan sonra oyunu bozmaya ve skoru korumaya yöneldiler. Zaman zaman kalelerinde tehlikeler yaşasalar da bunu başardılar. Madrid cephesi San Mames'de bırakılan 3 puanı ne kadar şaşırtıcı bulmuştur bilmiyorum. Marca kaleci Iraizos'un şut bombardımanını önlediğini söylüyor. Aslan payını ona vermişler ki haklılar da. Baya iyiydi Gorka. Real Madrid'in deplasmanda, daha şimdiden 13 puan bıraktığını da ayrıca belirtmişler. Pellegrini'nin takımı deplasmanlarda "takım" görüntüsü çizmekten çok uzak. İçerde nispeten daha organizeler, tabii Ronaldo'nun kafasına göre attığı şutları, deparları bir kenara bırakırsak. Xabi Alonso ve Higuain bu takımın en kilit iki oyuncusu. Casillas'ı saymaya gerek yok artık. Kaka ise birkaç maçtır formsuz. Dün Higuain olsa kaçırdıkları pozisyonlardan en azından 1 gol elde edebilirlerdi. Real Madrid'in uzun süredir gördüğü en bitirici oyuncudur.


Gelelim Barcelona maçına. Mundo Deportivo'nun manşeti maç öncesi ehemmiyeti anlatıyor sanırım. Madrid kaybedince ilk yarının bitmesine 1 hafta kala devre liderliğini garantileme şansı doğdu Barça'ya. İşin bir de intikam yanı var tabii. Mundo Deportivo maçın hemen ardından, internet sitesinde "tatlı intikam" olarak atmıştı başlığı. Bugün Madrid'e nispet amaçlı bir manşetle çıkmışlar. Sevilla, Kral Kupası'nın ikinci ayağında sergilediği Çanakkale Geçilmez oyunu ve çirkefliklerle Barcelona'yı 2008/2009 sezonunun başından beri ilk defa bir organizasyondan dışarı itmeyi başarmıştı. Palop her gün pilav yemiyor işte, intikamın ezici bir oyun ile alınacağı aşikardı. Kimisi buna sıradan bir lig maçı gözüyle bakabilir, ancak Madrid'in San Mames'e gittiği haftada Sevilla maçı, benim için kralın kupasından çok daha mühimdi. Zaten o kupadan 25 tane var bizim müzede, bu sene de olmayıversin.

Marca "ilk yarının şampiyonu Barça" diyor; tabii amaçları "bunun daha ikinci yarısı da var" mesajı vermek. Ancak şu Madrid'in görüntüsü Barcelona'yı alaşağı etmekten çok uzak. Henry ve Ibrahimovic'in yokları oynadığı bu haftada dahi Barça, Sevilla'yı sahadan silmeyi başardı. Sevilla'nın 3 şut denemesi var ve sadece 1'i kaleyi bulmuş. Buna karşılık Barcelona şut istatistiklerinde 12/23 gibi bir oran tutturmuş. Dün Barcelona'nın ikinci golünde Xavi'nin Pedro'ya yaptığı asist muazzam. Dilim tutuldu. Yeryüzünde hiçbir oyuncuda böyle bir oyun görüşü yok, belki biraz Pirlo'da var. Bence o bölgede Barcelona formasıyla oynamış en iyi oyuncudur, gelmiş geçmiş. Öte yandan Messi Barça'nın 3. golüyle birlikte bu forma altında 100. golünü attı. Yetmedi, 101. golünü de atarak bu sezon ligde 14 gol rakamına ulaştı ve gol krallığı yarışında ilk sıraya yerleşti. Formasını çıkarıp kimseye Adonislerini göstermeye kalkmadı tabii ki, her zamanki gibi sportmendi, rakibe saygılıydı. Palop ise daha fazla gol yememek için binbir çirkeflikle uğraşmaktaydı o sırada.

Son olarak harika çocuktan bahsedelim. Messi'nin dünyanın en iyi oyuncusu olduğunu tartışmaya açanlara gülüyorum açıkçası. Komple bir futbolcu, komple bir sportmen, komple bir insan. Tıpkı kendisi gibi Rosario'da doğan Ernesto Guevara gibi; küçüklüğünde ve yaşamı boyunca astım hastalığı ile boğuşan nam-ı diğer Che. Messi ve Che, hastalıklarının tutkularının önüne geçmesine izin vermeyen iki büyük Arjantinli, iki büyük "insan"...

13 Ocak 2010 Çarşamba

Beşiktaşlılık Yaşta Değil Baştadır


"Az önce Adana Seyhan Oteli'nde Demirören'in panelindeydim. Oradaki insanların yarısından nefret ettim, her sorudan sonra alkışlayan, "Bravo Başkan" diye çığıran kalabalıktan ben de nasibimi aldım. Benden önceki ve sonraki birçok soru "Başkanım arkanızdayız, destekliyoruz, başarılar" ile başlıyor veya bitiyordu. Ben söz alınca 16 yaşında olduğumu söyledim. Batuhan konusunu sordum, Avrupa kulüplerinin istediği adamı niye gönderiyoruz dedim, disiplinsizliğinden yakındı. Fenerbahçe maçından bir gece önce gece kulübünde eğlendiğini söyledi. Hatayı kendimizde aramalıyız dedim, 14-15 yaşından beri altyapımızda olan çocuğa Beşiktaşlılığı, disiplini öğretemediysek bence hata bizde dedim. 50 futbolcu arasından bir çürük çıkabilir dedi. Ayrıca az önceki soruyu dinleseydin bunu sormazdın dedi, halbuki dinlemiştim ve sorduğum kısmen farklıydı. Bir sorum daha olacak, Fulya projesini başarıyla tamamladığınızı, yılda 15 milyon euro getireceğini söylüyorsunuz, tebrik ederim belki birçok başkanın yapamadığını yaptınız, ancak okuduğum, duyduğum kadarıyla bazı başarısızlıklar var dedim. Ne gibi dedi, mahkemelik olundu, birtakım haksızlıklar var, payımızı alamıyoruz diye geveledim, dolandırıcılık, yolsuzluk diyemedim. Ne diyeceğini öğren öyle gel, Beşiktaş başkanıyla böyle konuşamazsın dedi, insanlar alkışladı, peki teşekkür ederim dedim oturdum yerime. Ordan birisi Galatasaray ve Toki'ye bak, biz daha başarılıyız dedi. Daha sonra yemekte gittim yanına, özür diledim, naçizane fikrimdi dedim, merak etme dedi göz kırptı. Daha sonra kürsüye çıktı ve 5 yılda 5 kupa, Ferrari, Ernst transferleri dedi, Nobre'den iyi santrfor o kadar ucuza gelmez dedi, desteğinizi bekliyorum dedi, insanlar alkışladı..."

Adana'dan pırıl pırıl bir genç bunları yazan. 16 yaşında. Başkanına nezaket ve adamlık dersi bile verebilecek tıynette. Dün akşamdan beri dönüp dönüp okuyorum yazdıklarını. Her defasında gözlerim doluyor, bu kardeşimin o anki halini derinden hissediyorum. Kendisine bir helal olsun dahi diyemedim; buradan bu çığlığı duyurmuş olayım. Anlayana elbette...

8 Ocak 2010 Cuma

Fırıldak/Gündem #5

Lige verilen ara sayesinde nicedir unuttuğum bu seriyi hatırladım. Birikenleri dökmek lazım...

*Siyaset gündemi fena. Ülkeden de, dünyadan da umudumu kestim. İslamofaşistler demokratikleşme ayağına yerlerini sağlamlaştırıyorlar. Solun entelektüelleri de askeri vesayet, bürokratik elit, sivilleşme gibi afili kavramlarla buna çanak tutuyorlar maalesef. Allahın Can Ataklı’sı bile askere vesayet verenin sermaye sınıfı olduğunu görüp söylüyorsa, sen necisin diye sorarım retorik kabilinden. Avrupa’da özellikle “reel sosyalizm”in çöküşüyle şahlanan, ancak sonradan neo-liberalizmin maşası olduğu ortaya çıkan Yeni Sol’a vücut verme çabaları da şahane. Üç-beş mahalleye hakimiyet kurmayı devrimcilik zannedenlerin, homofobinin dibine vuran açıklamalar yapıp, Ankara’da bir aydır eylem halindeki işçileri umursamayarak Edirne önlerinde halaya durmalarına ise hiç şaşırmadım. Delilik hali mi, aptallık mı? Ne diyeceğimi bilemedim.

*Bir önceki Fırıldak/Gündem’de Terek formasıyla iyi işler yapan Pancu’dan bahsetmiştim. Kartalım Pancu, CSKA Sofya ile anlaştı deniyordu, ama şu anda boştaymış. Her halükarda takımda görmek isteyeceğim oyunculardan. Sütçü beygiri Delgado’yu da, transfer ucubesi Tabata’yı da katlar; Nobre’nin yaptığını kıçının sağ yanağıyla yapar. Messi’ye onu sormuşlar hatta, “Valencia’ya o şahane golü atan Romen mi?” demiş, yaa yaa. Gel de 25. yabancımız ol Daniel.

*Bendeki sinema aşkı bir acayip; gelip gidiyor. 50-60 film izlediğim aylar var misal; son 3-4 aydır ise toplasan 10 film seyretmemişimdir. Semih Kaplanoğlu’nun Meleğin Düşüşü ve Süt’ünü izledim yakınlarda. Meleğin Düşüşü, Süt’ün yanına bile yaklaşamaz. Zaten kızını taciz eden babanın kafasındaki Beşiktaş beresine de ayar oldum. Süt ise birkaç kez seyredilmeye değer, derin bir film. Genelde Tarantino filmlerini tekrar izleyerek vakit öldürmeyi seçiyorum son zamanlarda.

*Tahterevalli gibi kitap-film dengem. Sinema dipteyse, diğeri yüksekte. Bu sayede Aleksandar Hemon’u keşfettim. Baba tarafı Ukrayna göçmeni, anası Sırp; memleketi Bosna. Hemon, Saraybosna kuşatılmadan birkaç gün önce ABD’ye gidiyor kısa bir süreliğine. Ancak savaş patlak verince, orada kalmayı tercih ediyor. Bunda, edebiyat fakültesindeki Shakespeare uzmanı hocalarından birinin, Saraybosna’daki Milli Kütüphane’yi yakan azgın faşistleri organize edenlerin başında olduğunu öğrenmesinin de payı var tabii. Neyse, Chicago’da asgari ücretli işlerle hayata tutunmaya çalışıyor. İngilizcesi ise kırık dökük, “turist İngilizcesi” kadar. 28 yaşından sonra bu dili layıkıyla öğreniyor ve İngilizce yazmaya başlıyor. Hem de ne yazma... Türkçeye çevrilmiş iki kitabı var, ikisini de tavsiye ederim. Hele, Hiçbir Yerdeki Adam’ı. The Beatles’ın Nowhere Man şarkısıyla paralellikler içeren, yabancılaşma üzerine olağanüstü bir metin. Kitabın kahramanı Jozef Pronek ile Bruno’nun Sorusu kitabında tanıştıktan sonra bu kitabı okumakta fayda var.

*Bosna’dan devam. Milyenko Yergoviç’in Sarajevo Marlboro adlı öykü kitabı rüyama girecek kadar etkiledi beni. Piyasada bulmak zor olabilir, ama kesinlikle buna değer. Bir diğeri, Saraybosna’da Kabus ise ismi kadar sıradan değil. Türkiye’de bir Bosna kültü ve miti yaratmış olan bizim çokyüzlü İslamcıların Zlatko Topçiç’i göz ardı etmeleri doğal. Din ve şehadet güzellemesi yapmadığı; insanlığın evrensel değerleri adına konuştuğu için bu kitap çok değerli. Emrah Serbes’in enfes polisiyelerine değinerek bu bahsi kapatayım. Bir Ankara Polisiyesi alt başlıklarıyla yayınlanan Her Temas İz Bırakır ve Son Hafriyat’ı sırasıyla okumak gerek. Emrah Serbes müthiş bir “sense of humour”a sahip. Başkomiser Behzat Ç. karakteri de klişe tabirle “içimizden biri”. Polisiyeyi pek sevmem, ama böyle nitelikli, komik, sosyolojik altyapısı sağlam olunca elden bırakılamıyor.

*Beşiktaş kongresi Dallas’a döndü. Yıldırım Demirören alışık olduğumuz zırvalarındaki saçmalama dozajını artırarak sürdürüyor. Diğer yanda da tribünlere loca yapmayı, koltukları bol sıfırlı Amerikan parasıyla satmayı hesaplayan; denize düşenin bile sarılmaması gereken Murat Aksu var. Akıl sağlığımız hala nasıl yerinde, anlamıyorum. İbrahim Altınsay sağ olsun.

*“Sokakta oynasan, kaldırımda destekleriz” diyen Kocaelisporlulara da buradan selam ederim. Tribün ruhu dediğin böyle olur.

7 Ocak 2010 Perşembe

3 Ocak 2010 Pazar

Biraz Marca; Biraz Villarreal; Çok Az Pep

Marca yine iş başında. Manşette sorun yok aslında. Klasik Real Madrid ergen heyecanı. "Yeni yıl, yeni lider?" manşetiyle çıkmalarını sivilceli madridista okur kitlesine bağlıyorum ben. Bu seneki el clasico'ya gelmeden önce de böylelerdi. Dikiz aynasına bakıp saçlarına briyantin süren gençler nihayetinde. 1-2 haftaya kalmaz ağızlarının payını alırlar. Ondan sonra da başka şeyler bulurlar ağlamak için, madridistalara ağlayacak malzeme mi yok?

Manşetin hemen altında kutucukta dünkü Barça beraberliğine olan sevinçlerini bambaşka bir ağlaklığa çevirmişler. İşin absürd yanı da o. "1 puan hakemlerin sayesinde" diyorlar küçük emrah kılıklı herifler. Parantez içine yazdıkları ile de olayı bambaşka bir boyuta taşımışlar, "yeniden" diyor. Yeniden derken? Neyin yenideni lan bu? Bu sezon müthiş hakem performansları ile götürdüğünüz Deportivo maçını nasıl unuttunuz? Hadi onu unuttunuz Racing'i nasıl unuttunuz? Hadi onu da unuttunuz Mestella'daki maçı Santiago Bernabeu'daymış gibi yöneten hakemi de mi unuttunuz dangoz herifler?

Penaltısı verilmemiş Villarreal'in, öyle diyor bu zibidiler. Dünkü hakem özellikle Ibrahimovic'in girdiği her topta basketbol tabiriyle hücum foul çalıp Villarreal'in sertliğine göz yumarak niyetini açık eden bir yönetim sergilemişken "hakem sağolsun Barça 1 puanı kurtardı" ne demek lan? Hangi ara bu kadar zavallılaştınız, ezildiniz diyeceğim de hep öyleydiniz. Hafta başı kulübünüzün oyuncularının "Barça aslında bizden iyi değil; Barça geçen seneki gibi değil; Barça'nin çükü o kadar büyük değil" açıklamalarını yayıma hazırlamak vakit alıyor da maçları seyredemiyorsunuz herhalde? Neyse.

Hakemin art niyetli maç yönettiğini düşünüyorum ama bu Villarreal'in oyununa gölge düşürmez tabii. Chelsea'yi Barça'nın oyununu tamamen durdurmakla övenlerin yanıldığını hep söylemişimdir. Chelsea, Barcelona'nın "skora gitmesini" engellemeyi başarmıştır. Yoksa pas kanallarını 90 dakikaya yayacak şekilde kapatmayı başaramamıştır. İşte, 2008/2009 yılından beri ilk defa bir takım bunu başardı. Hem de direkt olarak Barça defansına Villarreal'lilerin uyguladıkları "markaj" vesilesi ile. Markaj tabiri absürd kaçacaktır ama Villarreal'li oyuncuların Barça savunmasına yaptıklarının adı pres değil markajdır resmen. Ve bu pres sadece ortadaki Pique - Puyol ikilisine yapılmadı. Barça savunması oyunu her kurmaya kalktığında, karşısında 4 Villarreal'li oyuncu buldu ve beklerine yapılan müthiş baskı rahat oyun kurmalarını iyiden iyiye engelledi. Çünkü Xavi uzun zamandır ilk defa bu denli etkisizdi. Tabii, İniesta'nın yedek başlaması ve Toure - Keita ikilisinin de takımda olmayışlarını hesaba katmak gerek. Busquets dün etkin gibi gözükse de, asla ve asla, Toure'nin top kazanmadaki başarısını sağlayamıyor. Bu nedenle onun oynadığı her maçta rakip, kapılan topları çok daha hızlı geçiriyor Barça yarı sahasına. Bir de Messi meselesi tabii, Xavi'nin yokları oynadığı, orta sahanın tamamen bozulduğu ve Villarreal'lilerin 5 oyuncuyla pres yaptıkları bir günde tüm oyuncuları tek başına ipe dizip maçı alabilirdi.

Sözün özü Villarreal dün 1 puanı kesinlikle haketmiştir. Buldukları net pozisyonlar da var, galibiyet almış olsalar onu da haketmiş olurlardı. Son bir söz de Guardiola'ya. Hacı, bilmiyorum kafanda ne var, başkanlık seçimini bekleme tribin, başarıyla şımarmayan idealist teknik direktör tavrın... bunlar hep hoş ama bu sene "takıntılı" bir adam oldun çıktın. Ve bu halin takıma sahada zarar vermeye başladı. Elbette takımın içinde bulunduğu kötü form geçici, işler düzelecektir ama kimse eleştirilemez değil sevgili Pep; sen de değilsin.
Related Posts with Thumbnails