10 Ekim 2011 Pazartesi

Kızım düzgün otur: Ya da İtaat Kültürü


Aileyi sorgulamalı. Ve toplumu da.

Hiç dikkat ettiniz mi bilmem; ideolojik olarak sol kanattan akın edenlerin şarkılarında, türkülerinde, şiirlerinde, o yerin dibine soktukları muhafazakar dilin kalıntıları vardır. "Kadınlarımız!" der o şarkılar, şiirler; çok büyük edebiyatçılar tarafından dile getirilmişlerdir; "Yarin yanağından gayrısı..." der ve bu çok naif gelir bize. Bunun, esasen, çok büyük bir çelişki olduğunu düşündünüz mü hiç?

Modern olma kaygısı ve iddiası, 1923'ten beri süregelen toplumsal travmamızın temelini oluşturuyor. Babam, kendine sosyal demokrat derdi. Hâlâ diyor mu bilmiyorum, kendisini ciddiye almayı bırakalı yıllar oluyor. Uğur Mumcu'nun bir fotoğrafı asılıydı duvarımızda, "Ben Atatürkçüyüm" diyordu Mumcu orada. Birkaç satır aşağısında Ben devrimciyim, diye de haykırıyordu. Lise bitene kadar bunu çok önemli addetmiştim. Ben de Atatürkçü'ydüm ve aynı zamanda devrimciydim de, olduğu kadar!

Bayramlar çok güzeldi. Temiz kıyafetler almak ve toplum içine bu şekilde çıkmak, o zamanlar, pek mühim geliyordu. Başka çocukları inceleyip, anneleri babaları hakkında olumlu olumsuz yargılara varmak da kendimizi büyük hissettiriyordu, nezih salon sohbetlerinin olmazsa olmazı dedikoduydu ne de olsa. Biz, erkek çocuklar olarak, bakkala gidiyorduk; kadınlar yemek yapıyor, sofrayı kuruyor, yemek servis ediyor, sofrayı topluyor, bulaşıkları yıkıyor... Kadınlar birçok şey yapıyorlardı özetle. Erkekler tüm bunların arasında kahve sipariş etmeyi de unutmuyorlardı aynı kadınlardan.

Erkek olmak ne kadar güzeldi. Sünnet geride kalalı çok olmuştu ve askerlik dışında tasasını çekeceğimiz tek bir şey yoktu artık.

Hülasa, herkesin yaptığını yapıyorduk ama herkesten farklı olma iddiasına da sahiptik. Demokrat diyorduk çünkü kendimize, daha doğrusu, babam öyle diyordu ve ben de buna uyuyordum. Bizim 'kadınlarımız'ın, birincil işaret olarak, başı açıktı. Sanırım bu 'göbeğini kaşıyan'lara göre daha modern kafada olduğumuz anlamına işaretti. Bizim 'kadınlarımız' da düzgün oturmak zorundalardı belki ama, ne bileyim, biz diğerlerine göre daha moderndik işte.

Sağcılık denen illete hayatımın herhangi bir döneminde bulaşmamış olduğum için, hep huzur duydum ki, bugün de duyarım. Ancak, neden sonra, henüz 17 yaşında başka bir şehirde üniversite okumak için ailemin yanından ayrıldığımda düşünme fırsatım oldu: Her şey nasıl bu kadar basit olabiliyordu ki? Hatırladığım kadarıyla kız kardeşim, son derece sıcak bir yaz gününde, kollarını açıkta bırakan bir elbise giydiği için 'demokrat' babamdan zılgıt yemişti, defalarca hem de. 13 saatlik yolları sürekli gidip gelmek insanı düşündürtüyor.

***

Her şeyi düşünme fırsatım oldu, her şeyi. Koşulsuz doğru kabul ettiklerimi. Modernizmi. Solu. Babayı. Anneyi. Toplumu. Ahlakı. Dini. Allah'ı. Hatta Beşiktaş'ı. Her şeyi.

Nasıl olabiliyordu ki, kendine sosyal demokrat ya da solcu diyen tonlarca insan, kaynağı toplum olan edinimleri, göbeğini kaşıdığını iddia ettikleri insanlardan çok az bir farklılık gösterebiliyorken kendilerini onlardan çok ayrı bir noktaya koyabiliyorlar ve nasıl bu denli olumlayabiliyorlardı? Geleneğe, göreneğe, örfe, adete ve kadınlara ve ahlaka, ortalama bir muhafazakardan farklı yaklaşan bir 'demokrat' ile, bugün, hâlâ tanışabilmiş değilim.

Kişisel anlatıyorum ve detaya giriyorum. Bir Levent Kırca mesajı vermek niyetinde değilim, ancak, anlaşılması gereken yegane nokta, bu memlekette mide bulandıran, haksızlığa, adaletsizliğe ve caniliğe yol açan her şeyin temelinde 'aile' ve 'toplum' yatıyor. Bu iki kavrama olan koşulsuz bağlılık ve olumlama, bizleri 80 küsür senedir yavaş yavaş öldürüyor.

Aile vesilesiyle damarımıza enjekte edilen erkek egemen ahlak öğretilerini toplumsal düzeyde tatbik ediyoruz ve ideolojik farklılıklar bu noktadan sonra o kadar değersiz kalıyor ki, bir Marksist diyelim, erk bir dili kullanarak şiirler yazmakta hiçbir sorun görmüyor.

"Cennet anaların ayaklarının altındadır..." sözüne ayılıp bayılan milyonlarca erkek bulmanızda hiçbir sorun yoktur. Ama bir kadının bu sözle ihya olmasında, eğer mevzuya yeterince etraflı bir şekilde bakabiliyorsanız, büyük problemler mevcuttur. Altmetin uzmanı olmaya gerek de yok. Bu fikir, kadının toplum içerisinde 'önemli' ve 'işlevsel' bir konum elde edebilmesini, onun doğurganlığıyla ilişkilendiriyor ve ona, yalnızca, anne olabildiği ölçüde kutsallık payesi biçiyor.

Gençliği boyunca ailesinden yalnızca "Kızım düzgün otur!" ve "Kalk bir kahve yap da içelim." cümlelerini işitmiş bir kadın, bu nedenledir ki toplumun ahlak yasalarına bu denli bağlı kalmayı tercih ediyor. Onu öldürmeyen şey, onu güçlendiriyor bir nevi ve onu her daim dışlayan mekanizmaya kendini kabul ettirmek için onulmaz bir çaba sarf ediyor. Bu çabayı bulundurmayan hemcinsleri ise, en hafif tabirle, orospu oluyorlar netekim.

Bugün, Yargıtay, 26 kişinin tecavüzüne uğrayan 13 yaşındaki kızın bu işi rızasıyla yapmış olabileceğini düşünüyor, çünkü adaleti tepeden garanti altına almakla yükümlü kurumumuzun tüm dairelerindeki koca götlü adamlar, ailelerine, toplumlarına, örflerine, adetlerine ve ahlaklarına son derece bağlılar. Kız kardeşlerine düzgün oturması gerektiğini söylediler, yeri geldiğinde de yanlarında gördükleri erkeğe, eğer çocukcağızın şansı yaver gittiyse, sert bakışlar fırlattılar.

***

Nereye mi varmak istedim? Ne kadar önemli bilmiyorum. En dokunulmaz olanlara dokunmayı alışkanlık haline getirmekte fayda var.

İtaat kültürü, hakkında sayfalarca karalayabileceğimiz bir konsept esasen. Anneye, babaya, kreş öğretmenine, ilkokul öğretmenine, okul müdürüne, akademik personele, hastane görevlisine, gişe memuruna, askerdeki üstlerine, patronuna, amcalara, teyzelere, takvalı din büyüklerine, devlet erkanına ve yaratıcıya boyun eğmen gerektiğine dair, detaylıca işlenmiş ancak bariz olmayan bir eğitimden geçirildikten sonra Michel Foucault ile Ayvalık'taki yazlığınızda tavla atmanızın hiçbir önemi yoktur. Bana sorarsanız, öncelikle, sofradan kalktıktan sonra bulduğunuz ilk kanepeye götü devirmemeyi öğrenmeli.

Devrim, aslında sokakta değil, oturma odasında başlamalı.

2 yorum:

busradeniz dedi ki...

Öncelikle elinize sağlık , güzel bir yazı olmuş. Bana çok uzun zaman önce okuduğum Muzaffer Oruçoğlu'nun "Karyatidler" kitabını anımsattı. Orda da aile kavramını çok farklı inceliyordu yazar, okumadıysanız nacizane tavsiyem olsun size

Alp dedi ki...

teşekkürler, not aldım.

Related Posts with Thumbnails