*Seriyi 1.5 sene öksüz bırakmışım. Serinin besmelesi haline gelen Daniel Kartal Pancu’nun şahane golleriyle (ı, ıı) 2012 siftahını yapayım. Görmeyen kalmamıştır ama olsun.
*Manchester City’de “sen neymişsin be” dedirten Yaya Toure’yi gözden çıkarıp Sergio Busquets’e yatırım yapan Guardiola’ya blogun Barcelona sıyırması Alp kardeşimiz zamanında epey sallamıştı. İlk günden beri Busquets’teki cevheri işaret eden bendeniz haklı çıkmış bulunmaktayım. Aferin Pep. Son Real Madrid maçında nasıl bir kilit taşı vazifesi gördüğüne şuradan dikiz. Busquets’in, takımın oyun içinde sıkışmamasını sağlayan duvar görevi gereği seri biçimde attığı kısa paslar, tackle-intervention becerisi, oyun zekası mükemmel düzeyde. Bu hususlarda giderek bir makineye dönüşüyor. Busquets’in rol yeteneğine odaklananlar da ne kadar iyi bir futbolcu olduğu gerçeğini fena ıskalıyor: “Arkamda Sergio Busquets olsa ben de Xavi-Iniesta gibi çılgın atarım yea.”
*Guardiola demişken, onun ne kadar underrated (İngilizcenin gözünü seveyim) olduğu da aşikar. Barcelona kültürünün teknokratı olması bu küçümsemeye yol açıyor. Lakin bugün Barcelona dünya futboluna tur bindirdiyse, onun entelektüel kapasitesi sayesindedir. Barça bazlı teknik analizler çok revaçta, bir yenisine hele ki şu fırıldağın içinde girme niyetinde değilim. El Clasico’da Mourinho ile girdiği taktik çarpışmaları incelemek bile fazlasıyla öğretici.
*İvan Ergiç başganın doğum gününü kutlayalım bu vesileyle. Sırbistan’daki Politika gazetesinde çıkan yazılarından birini ve bir röportajını blog arşivinden sunuyorum.
*Hrant Dink’i on binlerle andık. Mahkeme kararı kalabalığın büyüklüğünü belirledi haliyle. “Katil devlet hesap verecek” ve “faşistler vuruyor, AKP koruyor” sloganlarının baskın bir şekilde coşkuyla yükselmesi algıdaki değişimi gösteriyor. Alıcısı bir grup ruh hastası dışında kalmayan “Hrant’ın katili Ergenekon devleti” sloganı önceki yıllarda kitlede karşılık bulurdu, fakat kararın ardından insanlar böyle bir ayrımın olmadığını, “Ergenekon devleti” denen Soğuk Savaş tipi kontrgerilla örgütlenmesiyle AKP hegemonyası arasındaki geçişkenliği gördü. İkisinin karakterinin de ana kaynağını otoriter Türk-İslam paradigması oluştururken, ilkini tasfiye eden ikincisine verilen desteğin ne kadar büyük bir saftirikliğe tekabül ettiğini yeni yeni anlayanlara geçmiş olsun dileklerimizi iletelim.
*Klasik Futbol’dan Kaan’ın önderliğiyle Moon Station Z blogunda entel dantel işler kovalama amacıyla toplandık. Okuyun, okutun. İki blog tavsiyesi daha: Sovyet ve Rus kültürüne dair ezberleri bozan Şarap Dumanları ve Türkiye tarihinin ezberlerini altüst eden Takvimi Enayi.
*Solomon Volkov’un Büyülü Koro’su Şarap Dumanları’nın tavsiyesiydi. 20. yüzyıl Rus kültür hayatıyla ilgili muazzam bir kaynak bu kitap. Tanıdık simaların iktidarla kurduğu ilişkiler, düştükleri bunalımlar, yaşadıkları trajedilere dair inanılmaz hikayeler var. Yazarın eleştirelliği ve nesnelliği, hak yememek konusundaki dürüst çabası da takdire şayan. Erich Maria Remarque dışında Alman yazar okumuşluğum çok az. Alman 68’inin merkezinde yer almış, hareketin düştüğü boşluğun ardından komünist partiye üye olmuş ve doğal sonuç olarak 80’lerin başında partiden kopmuş Uwe Timm’in bu süreçleri anlattığı Sıcak Yaz ve Kırmızı’sı nitelikli edebiyat arayanlar için nimet. Kırmızı sayesinde, şimdiye kadar pek de merak etmediğim jazz müziği dinlemeye başladığımı da ekleyeyim. Yazarın, abisinin Waffen SS saflarında “savaştığı” sırada tuttuğu güncesiyle Nasyonal Sosyalizmin toplum üzerindeki etkisini incelediği Kardeşimin Gölgesinde’yi de bir kenara not etmeli.
*Asgar Ferhadi’nin Codayi-i Nadir Ez Simin’i tek kelimeyle olağanüstü. Yönetmen, bulabildiğim filmleri Çarşamba Suri ve Derbare-i Elly’de işlediği konuları burada neredeyse mükemmelliğe ulaştırmış. Tiyatro eğitimi almış, kendisini sinemacıdan çok bir yazar olarak gören Ferhadi’nin izleyiciye belli bir bakış açısını dikte etmemeyi tercih eden, hatta buna karşı mücadele veren, kendi deyimiyle “demokratik sinema”sının yetkinliğine vurulmayacak sinefil olmasa gerek. Ferhadi’nin, Codayi-i Nadir Ez Simin’de ele aldığı sınıfsal ilişkiler ve davranış kalıpları (bu yönüyle Çoğunluk’u hatırlatıyor), patriyarkal düzenin kadına bakışı, ahlak, İran toplumunun ahvali ve daha birçok başlığın bütünselliğiyle tartıştığı altmetin ise İran entelijensiyasının seçimleri. Filmdeki boşanma esasen, kızı Terme’nin istikbalini düşünerek ülkeden ayrılmayı isteyen, kocasının sözleriyle “zorluklar karşısında kaçmayı tercih eden” Simin’in karakterinde tecessüm eden diaspora aydınları ile, İran’ı simgeleyen Alzheimerli (bu hastalık da unutulan seküler geçmişe gönderme mi acep?) babasını bırakmayıp, kızının güçlü, donanımlı, hakkını yedirmeyen bir kadın olması için gayret sarf eden, ancak geleneği de bir kenara atmayan, kalıp mücadele etmeyi seçen Nadir’in temsil ettiği entelijensiya mensuplarının durumunu sergiliyor. Terme’nin hakime kimi seçtiğini söyleyeceği noktada biten film, kanımca, Ferhadi’nin filmde Yeşil muhalefetin sembollerine değinmesinden ve eleştirelliğini dile getirerek İran’da film yapmaya devam etmesinden hareketle, kızın babasıyla kalmak istediğine çıkıyor. Ne zamandır IMDB’nin watchlist şeysinde beklettiğim İran sinemasına yönelmemi tetikleyen Ferhadi’nin filmleriyle beraber, Doğulu ve İslami damarı çok belirgin olan, ancak sinema dili ve merkezinde yoksulların olduğu hikayeleriyle Mecid Mecidi sinemasına da çarpıldığımı ekleyeyim.
*Müzikal finiş: Rock ve metale gömülüp birçok güzelliğe bigane kalmışız. Piyanist Ludovico Einaudi bunlardan biri. Müptelası oldum son zamanlarda.





4 yorum:
seriye tekrardan ve özellikle pancuyla başlaman güzel olmuş.
hasta ruhlulara lafı sokmuşsun da sen de farkındasındır ,iktidarı eleştirmemeye dayalı hala inanılmaz bir ilüzyon var. bunu ne yapacağız bilemiyorum .
busquets iyi adam da bi yaya değil be :) .
pep in üstünde barcadan gidip barcadaki gibi başarılar elde etmedikçe bu saçma hor görme devam edecek. zaten kendisi de bunun farkındadır, kontratı bitince gideceğini düşünüyorum.
moon station a link veriyon da yazmıyorsun orada pek :). film ve blog önerileri için teşekkurler.
heh şöyle ya, özledik bu yazıları.
codayi-i nadir ez simin'in etkisinden hala çıkabilmiş değilim. o gün bugündür izlediğim şeylerden tad alamaz hale geldim desem yeridir.
busquets konusuna gelince: evet, ben yaya toure'den yanaydım başlangıçta ve busquets beni göt etti. ama 08-09'da takımın pas düzenini önemli ölçüde tıkadığını ve aradan geçen iki yılda bu becerisinin yüzde 200 civarı geliştirdiğini ekleyeyim. yok yere sallamıyordum yani, beni rencide etme elaleme karşı :(
pancu'yu da çok özledik anasını satayım.
alican,
pep barça'dan gitmesin zaten. barça teknokratı sıfatını boşuna kullanmadım. adamın uzmanlık alanı bu. he manu'ya gitse bu seviye kadar olmasa da yine iş yapar ama gitmesin, mourinho heb 1 numara kalsın, pep hep tokatlasın.
busquets mevzusunda işi şakaya vurdum tabii. pep başgan onu yonttu bugünlere getirdi. beni esas etkileyen ise yaya toure'nin man city'de çılgın atması. her izlediğimde vay amk diyorum. yoksa busquets bizim serdar kurtuluş'tan halliceydi ilk zamanlar. AMA PEP GİBİ O IŞIĞI GÖRDÜK BİZ DE. KENDİMDEN BİZ DİYE BAHSETMEM DE UMARIM ZORUNUZA GİTMEZ.
şu umut sarıkaya karikatüründeki her şey gerçek lan :/ yani övgüler haklı, ama tipler dövülesi tabii. kalkıp iran'a gitmeyi teklif etsen kaçar ibneler. ya da farsça öğrenmeyi.
Yorum Gönder